GAZETE YAZARLARI - GÜNDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GAZETE YAZARLARI - GÜNDEM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.11.2014

Siyonist İmparatorluk Rothschild Hanedanlığı, Mehmet Emin Karamehmet’i Koruyamadı : Ve Yahudi’yi bir başka Yahudi’ye kırdırmak!


Milli Görüş lideri Erbakan bir sohbet toplantısında Türkiye’nin geleceğine yönelik her biri 10 yıllık planlanmış 4 ayrı dönemden bahsederken şunları söylemişti:
1- Milletin değerlerine düşmanlık edilmeyen dönem.
2- Milletin değerleri ile barışık olunduğu dönem.
3-Milletin değerlerinin iktidar olduğu dönem.
4- Milletin inancının gereğinin yapıldığı dönem.

Erbakan tarafından planlanan bu 10 yıllık 4 ayrı dönemde ülke siyasetinde, sermayesinde, medyasında, bürokrasisinde, rejimin temel dinamikleri ile toplumsal ve sosyal yaşamda çok büyük değişim ve dönüşümler yaşandı.

Milletimizin yeniden inancına, tarihine, kimliğine, özüne dönüş anlamı taşıyan Milli Görüş eksenli bu 4 farklı değişim süreçlerinde en büyük rehabilitasyon çalışmaları ülke medyasına uygulandı.
Her bir 10 yıllık dönemin medyası ile bir sonraki 10 yıllık sürecin medyası arasında çok büyük farklılıklar meydana geldi!

Ülkemizde medya patronu olan birçok işadamı bu süreçlerde zaman içerisinde elindeki medya gücünü ya başka isimlere devretti ya da bu sektörden tamamen çekilmek zorunda bırakıldı!

Medya sektöründe meydana gelen bu olağanüstü restorasyon çalışmalarının arkasındaki gerçek irade olan Erbakan’ın bu faaliyetlerinde uyguladığı tek bir prensibi vardı!

O da “ Yahudi’yi bir başka Yahudi’ye kırdırmak!”

Erbakan tarafından milletin değerlerine düşmanlık yapılmayan dönem olarak ilan edilen 1980 ile 1990 arasındaki bu ilk 10 yıllık süreçte ülkenin tüm yazılı ve görsel medyası tamamen İsrail işbirlikçisi Sabetayist/ Masonik kesimlerin hâkimiyetinde idi.
1980’li yıllarda ülke medyası “ beşi bir yerde” olarak anılan Milliyet, Hürriyet, Cumhuriyet, Tercüman ve Günaydın gazeteleri ile TRT’den ibaretti.

Türkiye’nin en çok satan bu 5 gazetesinin patronu ise “ medya baronu” olarak anılan Yahudi Simavi ailesi idi.
50 yıl ülkemizdeki bütün gazetelerin sahibi olarak medya dünyasının karteli Simavilere ilk büyük darbeyi bir başka Yahudi Kıbrıslı işadamı Asil Nadir indirdi.

Asil Nadir, İrili/ufaklı birçok gazeteyi satın alarak veya baştan çıkararak medya sektöründe Simavi ailesi ile çok şiddetli bir iktidar mücadelesine girişti.
Asil Nadir’in bu kavgada en büyük destekçisi milli derin devlet ile Başbakanı Özal’dı!

Asil Nadir, ülke medyasındaki Simavi kartelini belki yıkamadı ama en azından attığı yumruklarla sarsmayı başardı!
Simaviler ile Asil Nadir arasındaki bu kavga o kadar şiddetlendi ki, işin boyutu Başbakan Özal’a ANAP kongresinde suikast düzenlemeye kadar vardı!

Simaviler, Özal suikastını planlayıcıları olarak milli devlet tarafından öldürülmek korkusu ile daha fazla Türkiye’de yaşamalarının çok zor olduğunu anlayınca kontrol ettikleri tüm gazeteleri Koç’un uşaklığını yapan Aydın Doğan’a satarak Dünya Yahudileri için bir sanal Cennet haline getirilen Avusturya’ya yerleştiler.

Asil Nadir ise Simavilere karşı milli güç odağı ile yaptığı işbirliğinin bedelini çok ağır şekilde ödedi!

İngiltere’nin en zengin şirketlerinden olan Polly Peck, İngiltere merkezli dünyanın en güçlü Siyonist Hanedanlığı olan Rothschild’lerin gerçekleştirdiği bir devlet operasyonu ile yolsuzluk yapmakla suçlanarak batırıldı.

21.10.2014

KOLONYALİZİM İÇERDE : Türkiye'yi yeniden çiftlik gibi kullanmak isteyen kolonyalist beyler kâhyalarını birer birer "uyandırıyor" ve işe koşuyorlar


Gerçek şu ki, olağanüstü durum tespitlerinden hiç hazzetmem. Bu tür yorumların birbirimizi anlama çabasını sakatlayacağından korktum hep.
Fakat maalesef durum bu!
Artık adını koymak zorundayız.
Türkiye neokolonyal bir saldırı altında.
Olağanüstü günler yaşıyoruz. Türkiye aynı anda hem dış, hem de iç savaşla tehdit ediliyor.
Böylece bu ülke halkının siyasal direksiyonu elinde tutma iradesine kalıcı biçimde diz çöktürmeyi amaçlıyorlar.
İşte tam da bu yüzden...
Normal zamanlarda kimsenin ciddiye almayacağı tezler içerden ve dışarıdan topyekûn bir medya harekâtına dönüştürülüyor.

***

Keşke bütün bunlar sadece histerik bir sosyal tezahür olsaydı!
Oysa iş ciddi.
Türkiye'nin IŞİD'e destek olduğu tezinin nasıl bir virüs gibi yayılıp zihinleri esir aldığını gördük.
Bu kadar eğreti bir iddia üzerinden devasa bir kamplaşma yaratılmaya çalışıldığını inkâr edemeyiz.
Şimdi de başka korkular devreye sokulmak isteniyor.
Neymiş, bütün dünya Türkiye'nin NATO'dan atılması gerektiği fikrinde birleşmeye başlamış.
Neymiş, Türkiye'nin yakında dünyaya satacak ne malı kalacakmış, ne de aklı!
Yani pek eskiden beri bildiğimiz dışı ulusalcı, içi ezik Batıcı dil ve "bizi yakacaklar!" tehdidi!
Hesap açık...
İlk sıkıntıda çoluk çocuk yurtdışına yerleşecek tuzu kuru medya derebeyleri akılları sıra halkı korkutup sokağa itecekler...

***

Geçen ilkbaharda "Yeni kolonyalizm kapımıza gelip dayandı" başlıklı bir yazı kaleme almıştım, hatırlayacaksınız.
Orada şunu söylüyordum...
Siyasal ve kültürel oryantalizm bitti. Doğu'nun "renk"leri, yerel farklar, Müslümanların gelişme projeleri Batı için faydasını kaybetmeye başladı. Batı, kendisine benzediğini düşündüğü beyazları kolonlaştırarak dünyayı dizayn etmeye hazırlanıyor.
Bu kader mi peki?
Hayır! Elbette değil.
Her madalyonun bir de arka yüzü var. Karamsarlık gereksiz.
Ancak bu saldırıyı püskürtmek ve neo-kolonyal projeyi rafa kaldırtmak için çok çalışmak zorundayız.
İlk iş entelektüel ve siyasi donanımımızı güçlendirmek olmalı.

SABAH / 

14.10.2014

Zihinsel engelli olan kim? Sason'un dağlık bir köyünde oturan, çobanlık yaparak harçlığını çıkaran, zihinsel engelli, 23 yaşında bir genç Yakup Çelik.


HİLAL KAPLAN 





Yine ailesinden gizlice Batman'ın merkezine indiği günlerden birisi. Ailesi daha önce de kaybolduğunda onu aramış ve bulmuş. Ancak Yakup cep telefonu kullanmayı bilmediği için, o gün de bir süre ulaşamamışlar.

Yakup, Batman'da ilçe otogarına geldiğinde vaktin geç olduğunu anlayınca ve minibüs de bulamayınca, her zaman namaz kıldığı garajdaki mescide girmiş ve sabahı orda etmek umuduyla beklemeye başlamış. Vakit yatsıyı geçtikten sonra mescide iki kişi girmiş. Gerisini Yakup'tan dinleyelim:



'Gördüm ki boyunlarında Apocu örtüsü var, pek onlara bakmadım. Mescitte sigara yaktılar ve bana ters ters bakmaya başladılar. Ben de korktum. Ordan ayrılıp yan taraftaki kadınlar mescidine girdim. Peşimden geldiler. 'Sen kimsin'? diye sordular. Ben de 'Sasonluyum, gariban bir çobanım' dedim. Bana, 'Hayır sen IŞID'cisin' dediler ve saldırmaya başladılar. Epey boğuştuk. Kalçamı defalarca bıçakladılar. Çok kan aktı. Çok boğuştuk, sonra kaçtılar. Ben de yere düşmüşüm. Epey bir süre sonra garajın bekçisi geldi. Beni öyle görünce polisi aradı. Polis ve ambulans geldi. Hastaneye kaldırıldım. Artık akıllandım. Ailemden habersiz bir yere gitmeyeceğim. Söz veriyorum gitmeyeceğim.'

Yakup, PKK yanlılarının ülkeyi savaş alanına çevirdiği 7 Ekim günü, kalçasından 16 kez bıçaklandı. Ailesi, sakallı olduğu için IŞİD'ci denilerek ölümün eşiğine getirilen Yakup'un sakallarını kesmiş.

Hiçbir özeleştiri yapmadan, hiçbir hesaba çekmeden, sorgusuz sualsiz HDP'yi ve 'direniş' çağrısını sahiplenenler, 'fırtına gençliği' diye methiyeler düzenler, #BarışınSesiHDP diye etiket kasmaya kaldığı yerden devam edecek mi? Bir bebekten katil yaratan karanlığı, sadece katil Türk milliyetçisi olduğunda mı sorgulayacaksınız?..

Geçmiş olsun Yakup, sana zihinsel engelli diyen düzen utansın!

TÜRKİYE'DE BARIŞ İÇİN SURİYE'DE SAVAŞ


Kandil'in önümüze koyduğu formül bu. Tesadüfe bakın ki ABD başta pek çok Batılı ülkenin de öne sürdüğü tez, Kürtlerle barışmak isteyen Türkiye'nin Suriye'deki savaşa girmek zorunda olduğu...

'Êdî bese!' yazım şöyle bitiyordu: 'Kobanê'ye koridor açıldığı an, IŞİD'in Süleyman Şah Türbesi'ne saldıracağı, Türkiye'nin eli mecbur savaşa gireceği, İran'ın bunu Esed adına savaş ilanı kabul edeceği, ABD'nin TSK'yı İŞİD'e karşı öncü piyade gibi kullanacağı herkesin malumu. O yüzden 'Türkiye'de barış için, Suriye'de savaş' formülüne halkı ikna etmek varken, iç savaş denemesi yaptınız. Yine elinizde patladı.'

'Türkiye'de barış için, Suriye'de savaş' formülünü, paragrafın gerisine bakmadan Türkiye'deki PKK yanlılarına Kobanê yolunu gösterdiğim, 'gidin orda savaşın' dediğim şeklinde yansıtan aklı evveller olmuş.

Bariz ki orada HDP'ye bir sesleniş var: 'Ağır silah koridoru aç' demek, Türkiye'yi savaşa sokmak anlamına gelebilir. 'Kobanê düşerse çözüm süreci biter' efelenmelerini bırakıp, HDP'nin dürüstçe Türkiye'den ne beklediğini açıkça anlatması talebi var.

Ancak kast ettiğim tam tersi olmasına rağmen, PKK yanlısı Kürtlere 'Buyrun Suriye'de savaşın' demek tepki çekmesi gereken bir ifadeyse- ki öyle- aynı şekilde iç barışımızın bozulmasıyla tehdit ederek Türkiye'yi Suriye savaşına çekmek ahlâklı mıdır?

Kobanê direnişi haklı ve meşrudur. Ancak bu mücadeleyi yürütürken, barışı koz olarak kullanmak değildir.

Not: Yakup Çelik ve ailesini ziyaret ederek, yazıdaki bilgilere ulaşmamızı sağlayan insan hakları aktivisti avukat Murat Çiçek'e teşekkürler...

HSYK SEÇİMLERİ : Yeni HSYK, yeni dönem


Hakim ve Savcılarımız Kazandı



Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, bugün yapılan HSYK seçimleri ile ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: “(HSYK seçimi) Hakim ve savcılarımız, ideolojik bir yargı anlayışına ‘hayır’ demişlerdir, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve çoğulculuğa sahip çıkmışlardır” dedi.


Bozdağ: “Hakim ve savcılarımız, kendi üzerine yapıştırılan yaftayı kaldırıp, atmışlardır. Yargı üzerindeki bir cemaatin kurmak istediği hegamonyaya ‘hayır’ demişlerdir. ‘Biz bir cemaatin değil, bu milletin yargısıyız’ diye bugün karar vermişlerdir” dedi.

“Türkiye’nin yargısı kazanmıştır” diyen Bozdağ, çoğulcu bir seçim olduğunu belirterek “Seçim sonuçları yargı camiasına hayırlı olsun. Seçim sonuçları herkesin yararına olacaktır” dedi.

Bozdağ şunları söyledi

“2010 referandumu sonrasında yapılan ilk seçim tam değerlendirme imkanı olmamıştır. Ancak seçim sonrasında yaşananlar yargı içinde ayrışma ve gruplaşmalara yol açtığı görülmüştür. Bu seçim şeklinin değiştirilmesi gerektiğini, Anayasa’nın 159. maddesinin değiştirilmesi gerekiyor. Bu konuda tüm partilere çağrıda bulunyorum gelin bu maddeyi birlikte yazalım.
BOZDAĞ’DAN MUHALEFETE 159. MADDE ÇAĞRISI

Yargıyı birleştirecek, bütünleştirecek, yargıyı politize olmaktan kurtaracak yeni bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Biz bu konuda adım atmaya hazırız. Ben bu konuda bütün partilere bu maddenin değiştirilmesi için öneri götürdüm. Ancak zaman geçmiş değil. Bundan sonra partiler bir araya gelip bu maddeyi değiştirelim derlerse biz teklifimizin arkasındayız. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı için için bunu değiştirmeye hazırız.
BAĞIMSIZ DEĞİL TAM BAĞIMLILAR

Ortaya çıkan sonuçlara baktığımızda YARSAV diye birşey gözükmüyor. Bazı gazetelerin bağımsız aday diye gösterdikleri isimlerin nereye bağımlı olduğunu daha iyi biliyorlar. Bu kişiler tam bağımlılar. Bunu açık açık açık konuşalım. Yargının bağımsızlığı herkesin güvencesidir. Eğer yargı belli bir insiyatifin eline geçerse bundan herkes zarar görecektir.

Hakim ve savcılarımız kendilerine üzerine yapıştırılan yaftayı kaldırıp atmışlardır. Hakim ve savcılar biz cemaatin değil ülkenin yargısıyız diyerek bunu kaldırıp atmışlardır.

Yüce Türk Milleti adına karar verildi!

STAR / Fadime Özkan

Pazar günü yapılan HSYK seçimlerinde yargıya tasallut eden paralel yapının omurgası bir daha belini doğrultamayacağı şekilde kırıldı. 
Seçimlerin teknik aritmetik yönü elbette çok önemli ve burada gayri meşru yapı açısından elbette çok büyük bir hezimet yatıyor ancak bundan sonrası için asıl önemli olan şu noktalarda tebarüz eden büyük kazançlardır.
BİR: Cemaate karşı korku duvarı aşıldı. Paralel yapının yüksek mahkemelere, ünvanlı görevlere, kritik noktalara yerleştirdiği “cüppeli abiler” eliyle bizzat adalet dağıtıcılara yönelen adaletsizlik bundan böyle aradığı zemini bulamayacaktır.    
İKİ: Paralel yapının kendilerinden olmayan hakim ve savcıları teftişler, atamalar ve sicil bozma gibi yöntemlerle lekeleyerek elemesi eskisi gibi kolay ve mümkün olmayacağı için, ve bittabi, soru çalarak, adam kayırarak belli noktalara getirdikleri düşük kalite elemanları zaman içinde eleneceği için yargıda kalite zaman içinde artacaktır. 
ÜÇ: Yargıda kalitenin artması toplumda yargıya olan güveni de doğrudan etkileyecektir. Hakimlerin vicdanları hayalet yapının tasallutundan kurtulacağı için verilen kararlar Pensilvanya’nın buyrukları değil özgür iradeli hukukçuların kararları olacaktır.
DÖRT: Dini cemaat postuna bürünmüş örgütlü bir suç örgütü olduğu anlaşılan ancak somut bağlantılar ve deliller henüz fotoğrafı tamamlayacak denli ortaya çıkmadığı için kapladığı alan da bilinemeyenparalel yapının yargı mensuplarınca da tespit ve ret edilmiş olması çok değerlidir.
BEŞ: Türkiye’de yargı hiç bir zaman vesayetçi yapılardan ya da belli ideolojilerden azade değildi ama ilk kez bu kadar düşünülmüş, önce takiyye vesaire marifetiyle daha sonra işgal ettikleri makamlara tahsis edilmiş mevzuat yardımıyla korunmuş, tuzu kokutan bir yapıyla karşı karşıya kalındı. Sorunu teşhis etseniz de çözümü üretecek mekanizmalar yine aynı yapı tarafından ele geçirilmiş durumdaydı. Bir bedenin kötü bir ruh tarafından ele geçirilmesi gibi. Ama önce 30 Mart ve 10 Ağustos seçimlerinde Türkiye toplumu, şimdi HSYK seçimleri dolayısıyla 14 bin hakim ve savcı gösterdi ki bu ülke bu ihaneti, bu ahlaksız saldırıyı aşacak iradeye ve güce fazlasıyla sahip.
ALTI: Bir musibet bin nasihatten evladır sözünü haybeye sarf etmemiş atalarımız. Bu sinsi yapılanmaya ve saldırılarına karşı aklı selim bir kez daha işledi ve farklı ideolojilere, siyasi görüşlere, farklı etnik dini mezhebi mensubiyetlere rağmen hepimizin “bu ülke”nin çocukları olduğumuz gerçeği idrak edildi. Çare biziz, çare biz olabilmemizde denildi. Yargıda cemaat dolayısıyla yaşanan sorunları da şüphesiz en fazla yargı mensupları biliyordu. En çok onlar tanıklık ediyordu, bizzat onlar yaşıyordu. Yargıda Birlik Platformu işte bu tanıklıktan ve bunun önünü almak gerektiği şuurundan doğdu. Kısa zamanda oluşturduğu çoğulcu yapısı ve ideallerle ilkelerle örülü yol haritası sayesinde, ama en çok da “biz” olabilmesi sayesinde Türkiye toplumunun özlemini duyduğu bir yargı fotoğrafı verdi. 
YEDİ: Dava dosyaları neticelenirken hakimlerin kürsüde kararı okumadan önce kurdukları bir cümle vardır, “Yüce Türk Milleti adına karar verildi” diye. Hangi dinden mezhepten etnisiteden ve siyasi görüşten olursa olsun, bu toplumun bir parçası olan, ama adalet dağıtanlar onlar olduğu için en çok da Türkiye toplumunun vicdanı olan hakim ve savcılar belki de ilk kez toplumun çok büyük bir çoğunluğunun gönül rızasını kazandılar, vicdanını ferahlık verdiler. Çünkü sandıkta Yüce Türk Milleti gibi karar verdiler. 
SEKİZ: Türkiye zor zamanlardan geçiyor. Kendi içimizdeki sorunlar ve sorunları aşma irademiz bir yana, küresel güçlerin bölge üzerindeki büyük siyasi çekişmeleri, Ortadoğu’yu kan çanağına çevirme pahasına girdikleri savaşlar, Türkiye’yi istikrarsızlaştırma, enerjisini ve geleceğini çalma amacıyla yürürlüğe sokulan iç içe geçmiş çok sayıda tuzaklar her şeyden önce bir ve beraber olmayı gerektiriyor.İç siyasi çekişmelerin çok ötesinde tehlikeli bir gerçekle yüzyüzeyiz. Lakin her seferinde içimizdeki en zayıf halkaya oynuyorlar. Kobani bahanesiyle PKK baskısı etkisi altındaki çocukları, Gezi bahanesiyle iktidar muhalifi Kemalistleri ulusolcuları, Cemaat bahanesiyle Pensilvanya etkisi altında kalmış dindarları sahaya sürüyorlar. Bunların kurmayları da kumanda merkezleri de dışarıda. Kullandıkları gazeteciler siyasetçiler sanatçılar ortada olsa da itibarsızlar önemsizler. Lakin bu toplum kesimleri “biz”imdir, “biz”dendir.  Suça ya da yanlış fikre kapılmış olmaları durumu değiştirmez. 30 Mart ve 10 Ağustosla (siyasi) akıl sağlığımızın, HSYK seçimleriyle (vicdani) kalp sağlığımızın yerinde olduğunu öğrendiğimize göre vücudun diğer organlarına uzuvlarına musallat olan hastalığın sağlatılması hepimizin görevi. Burada en büyük güvencemiz ise açık bir şuura, hür bir iradeye sahip olan hakim savcılarımız.

11.10.2014

Neymiş bir NATO ülkesiymişiz. Önceliklerimizi bilmemiz gerekiyormuş. IŞİD ile mücadele öncelikli işimizmiş. Hamburg'ta Kürtler ayaklanmış, bazı vehabilere saldırmış imiş. Olaylar çıkıyor, Almanya'yı üzüyormuş. Türkiye'nin Kobani'ye müdahale etmemesi Almanya'ya da zarar veriyormuş

 

Haftalardır yazıyoruz etrafımızda oynanan oyunları. Kapımıza IŞİD mayını döşediler, hadi çık dışarı diyorlar.
Bizi Suriye batağına çekmek istiyorlar.
İsrail ve Amerika'daki baronları merakla bekliyor.
İngiltere "Hadi Türkiye" diyor, Almanya girmediğimiz için bizi suçluyor. "Dünyanın ENAYİSİ biz değiliz" diyoruz.
Vay sen misin girmeyip bunu diyen.
Deliriyorlar ve saldırıyorlar.
İngiliz medyası dün de Kobani'ye karadan dalmadık diye bize sallıyor. 
IŞİD ile işbirliği yaptığımızı öne sürecek kadar alçaklaşıyorlar. Ulan aşağılık gazeteler, İngiliz hükümetine karadan gir diye çağrı yapsanıza. "IŞİD'çi Cameron" diye başlık atsanıza. Bakın tezkere çıkardık, yabancı askerler de var tezkerede. Hadi getirin 50 bin İngiliz askerini, indirin Urfa'ya, sokalım Kobani'ye. Yok, onlar gelmezler. Dedik ya, onlara IŞİD ile çarpışıp ölecek Türk askeri lazım. Geçmişte Yunanlılar'ı bize sürdüler, Mısırlı askerleri Sudan'da savaştırıp öldürttüler, 1. Dünya Savaşı'nda 1.5 milyon Hindistanlıyı İngiliz üniforması ile toprağa gömdürttüler. Dünyanın bir ucundan yeni Zelanda'dan, Avustralya'dan bile taşıdıkları Anzakları Çanakkele'de mezarlara defnettiler. Aynı kafa Almanya'da da pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

 Frakfurter Allgemeine gazetesi dün Merkel'in açıklamalarını yayınlıyor.


Neymiş bir NATO ülkesiymişiz.
Önceliklerimizi bilmemiz gerekiyormuş.
IŞİD ile mücadele öncelikli işimizmiş.
Hamburg'ta Kürtler ayaklanmış, bazı vehabilere saldırmış imiş. Olaylar çıkıyor, Almanya'yı üzüyormuş. Türkiye'nin Kobani'ye müdahale etmemesi Almanya'ya da zarar veriyormuş. Aynen böyle diyor Merkel hanımefendi. Ona da"Ulan" diyerek söze gireceğim ama kadına böyle seslenmek bize yakışmaz.

Nazikçe diyorum ki, hadi getirin siz de 50 bin askerinizi sokalım Suruç'tan Kobani'ye. 500 metre yürüyerek girersiniz. Ne de olsa siz de NATO ülkesisiniz. Sizin de yükümlülükleriniz var. Girin karadan, 30 yıl sürecek bir savaşın tadını doyumsuz bir şekilde yaşayın. Gelin anlaşalım siz karadan saldırın biz havadan vuralım. Bizi salak mı zannediyorsunuz? Tamam bir zamanlar bu ülkeye talimatlar yağdırıp, içimizdeki medyanız ve siyasi işbirlikçileriniz ile istediğinizi yaptırıyordunuz. "Yürü" diyordunuz yürüyorduk, "Dur" diyordunuz, hazırolda bekliyorduk.

Ama çok sular aktı, artık YENİ TÜRKİYE var. Bu sizi çıldırtıyor, yerli işbirlikçilerinizle sokağa döküyorsunuz insanları. Gaziantep'ten arayan İHA muhabiri arkadaşım, olaylar çıkmadan önce şehirde dolaşan ciplerin plakalarını ve takım elbiseyle para dağıtanları da anlattı. Sizde para çok. Yıllarca beslediğiniz derin PKK'yı devreye sokuyorsunuz, IŞİD batağına saplayıp batıramadığınız YENİ TÜRKİYE'yi, çözüm sürecini baltalayarak vandallarla eski haline çevirmeye 
çalışıyorsunuz. Çıkarlarınız bunu gerektiriyor. Kobani'ye karadan tek başına girmediğimiz için sinirlenen ve karıştıran, İsrail'i, İngiltere'yi, derin ABD'yi ve Almanya'yı çok iyi anlıyorum. Benim tek anlayamadığım CHP... O da "Kobani'ye karadan girelim" diyor.

29.09.2014

KİMDİR BU FAİZ LOBİSİ : BİRKAÇ AĞACIN YERi DEĞİŞTİRİLMİŞTİR”. Buna çocuklar bile güler…

Gezi Olayları ve Ekonomik Etkileri
“Gezi olayları” adı altında, masum bir çevreci gösteri gibi başlayan toplum harketinin bir ekonomik ve siyasal istikrarsızlaştırma saldırısına döndürülmesi  Faiz Lobisinin son ve etkili ayak oyunudur.
Aslında konunun ekonominin her taşını etkilemesi, ulusal ve uluslarası boyutu ile çok fazla basite indirilemeyeceğini vurgulamak isterim. Olay, basitin çok çok ötesinde, ulusal ve uluslarası sermaye ve medya guruplarını içine alan büyük bir çıkar yapılanmasıdır. Konunun üzerine kitaplar yazılsa bile tüm detaylarını ve oyunlarını anlatmak için yeterli olmaz.

Yinede okuyucularımızın merakını bir nebze olsun gidermek için konuyu basitleştirilmiş şekilde anlatmaya çalışacağım.
Konumuz ekonomi ve borçlanma olduğu için, ülkemizi bir ticari işletme olarak kabul edelim. İşletmemizin arsasını tüm Türkiye toprakları, fabrikasını da üzerindeki tüm ticari işletmelerin birliği olarak kabul edelim. İşletmemiz elindeki tüm özsermayesini, yeraltı zenginliklerini, insan kaynaklarını ve siyasi gücünü vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak ve refahlarını arrtırmak için son damlasına kadar değerlendirmeye çalışacaktır. Yine de hızlı bir büyüme ve uluslarası rekabette bu yeterli olmamaktadır.
İşte bu noktada uzun vadeli yatırımlarını hayata geçirmek, hızlandırmak, vatandaşlarına daha iyi bir yaşam standartı sağlamak ve uluslarası araneda söz sahibi olabilmek için devletimiz yerli ve uluslararası sermaye sahiplerinden borçlanma yoluna gitmektedir.

Bu doğaldır, hatta gerekli ve zaruridir. Bu ekonomik düzende büyümenin başka bir yolu bulunmamaktadır.
Burda devreye, borçlanmanın kimlerden, hangi vadelerde ve hangi faiz karşılığında yapılacağı sorusu  girer. Ülkemiz doğal olarak bu borçlanmayı “en uzun vadeli” ve “en düşük faizli” olarak yapmak istemektedir.


Kimsenin bilmediği Yeni Türkiye adım adım kuruluyor!

 2013 yılı başlarında Ankara Yeni Türkiye stratejisini masaya yatırıyordu. Barzani Ankara'ya Türkiye ile birleşmek istediğini iletiyor, Ankara düğmeye basıyordu. 


K.Irak Kerkük'te dahil olmak üzere Türkiye'ye bağlanacaktı. Hedef Misak-i Milliden de öteydi. Osmanlıdan sonra bölge Türkiye'ye bağlanacaktı. 

Ankara'nın stratejisi Başkanlık sisteminin ilanı ile bölgeyi Türkiye bağlamaktı. Barzani'de aynı noktaya işaret ediyordu. Yani Başkanlık sistemine geçin size bağlanalım diyordu.

Bunun kokusunu alan ABD K.Irak'ta el altından anket yapıyordu. Anketin konusu şuydu;

Türkiye'ye Bağlanmak ister misiniz?
Cevap; 98% Evet idi.
Bu ABD patentli araştırmaya bölgede yaşayanlar birebir şahittir.
Dikkat ederseniz, ne olduysa bundan sonra oldu.
17 Aralık, MİT Krizi ve Gezi olayları.
Birileri Ankara'nın yüzyıllık rüyasını noktalamak istiyordu.
Bunu da içimizden devşirdikleri bize benzeyen fakat bizden olmayan yapılarla ifa etmek istiyordu.
Son kozları Ekmeleddin bey.

Eğer Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden Sayın Erdoğan galip çıkarsa Ankara ivedilikle ilk adımı atacak. İlk adım bölgedeki Türkmenlere, Suriye'deki Türkmenlerde dahil Türkiye pasoportu verilecek.K.Irak'taki Kürt kardeşlerimize de ikinci adımda Türkiye pasaportu verilecek.
Türkiye, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası yine ivedilikle Başkanlık sistemine geçişi gerçekleştirecek. Yani tüm bölge Misak-ı Milli sınırlarıda dahil olmak üzere Ankara tarafından yönetilecek.
Yeni Türkiye Bölgeye Osmanlıdan sonra ilk defa geri dönecek.
Haliyle bu gerçeklik birilerinin fena ödünü koparıyor.
Barzani Irak'tan ayrılmak istiyor.
Irak'la değil, Yeni Türkiye ile bütünleşmek istiyor.
Gelinen konjektör'de bundan yana.

Bizdeki muhalafet asla dışarı ile ilgilenmez. Ellerinde ki kısıtlı keywordslarla varlığını korumaya çalışır.Memleketin yanıbaşında olan hadiseleri pek umursamaz. "Laiklik elden gidiyor", "Türkiye Bölünecek" sözcükleri ile siyaset yapar. Denklemlerle ve Küresel Stratejilerle pek ilgilenmez. Daima iç meseleler üzerine yoğunlaşır. Küçük Türkiye onlar için kafidir.Küçük düşünerek daima küçük kalmak isterler.

Ankara'nın, Yeni devlet aklının buna hiç niyeti yok. Tarihin ve yeni dünya düzenin getirdiği misyonu elinin tersi ile itmekten yana değil.

Not ediniz.!
Bugünlere hep birlikte tanık olacağız. 

FATİH KELEŞ



ÇILDIRIYORLAR, DELİRİYORLAR  TÜRKİYE ŞİŞMANLIYOR.

TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR ? TÜRKİYE UYANIYOR, AYAĞA KALKIYOR,.ÖZÜNE YAPAY YOLLARLA, ZORLA YERLEŞTİRİLEN PARADİGMA SAYIN ERDOĞAN LİDERLİĞİNDEKİ HAREKET TARAFINDAN KIRILIYOR...BU YENİ BİR BAŞLANGIÇ



Türkiye’de 1800’lerin başından bugüne, bu “toprakları kontrol altına alan-zorlayan-varlıklarını transfer eden” Siyasal-EKONOMİK-FİNANSAL VESAYET BİTİYOR...

Tezi kısaca tarif ettikten sonra GERÇEĞİ saptırarak özellikle çarpıtarak “Türkiye stratejik derinlikte boğuluyor” diyenlere birkaç adımı hatırlatalım;

1- 1854’te başlayan yurtdışı borçlanmanın ve vesayet altına alınan Türk Hazine sisteminin 2008’de “IMF’nin dışarı çıkarılmasıyla” millileşme yoluna girmesi...
2- ABD-İsrail-Almanya üçgeninde boğulan Milli İstihbarat refleksimizin kurtarılarak milli gerçeklere göre ilşler hale getirilmesi...
3- Savunma Endüstrisinde DEVRİM yapılarak, başta F-16 yazılımları olmak üzere, tank-uçak dahil olmak üzere yerli üretimin başlaması...
4- Füze savunma sistemlerinde “kalıpların” dışına çıkılarak, yerli fırlatma imkanları dahil her adımın YERLİLEŞTİRİLMESİ...
5- Ulaşım Devrimi ile “montaj-karayolu” vesaetinin kırılması ve demiryolu devriminin yaygınlaşması
6- Rusya, Avrasya, Orta Doğu ve Afrika’da “Türkiye’nin kendi politikasını” uygulamaya başlaması...
7- Balkanların ayağa kaldırılması ve “Rumeli Sancağı” gerçeğinin hayata geçmesi. Erdoğan’ın “Kosova Türkiye’dir, Türkiye Kosova’dır” referansını tanımlaması...
8- AB ve Gümrük Birliği tıkanıklığına karşı ve AB-ABD anlaşmasından Türkiye’nin istediğini alamamasına karşı “Şangay ve Avrasya Gümrük Birliği” sorgulamaları ve Rusya ile vize duvarlarının yıkılması...
9- BM’nin yapısına ve “5’li düzen uygulamasına” karşı Türkiye’nin tavrını açıkça ortaya koyması...
10- Türkiye’nin her türlü küresel dalgaya rağmen BÜYÜMESİNİ sürdürmesi...

Sevgili dostlar, bunlar sadece atılan adımların bir kısmı...Bu noktada soralım; nasıl “kontrol altına girdik” ve en önemlisi ne zaman “ekonomik vesayet altında” kalmaya başladık ?



25.09.2014

AYAKKABI KUTUSU'NDAKİ PARA GERÇEĞİ: İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası.


AYAKKABI KUTUSU'NDAKİ PARA GERÇEĞİ...


Konuya girmeden önce dünkü yazıda ne demiştik, kısaca hatırlayalım.

"Tarih, 16 Aralık 2013. Türkiye'nin o kıyamet gününü yaşadığı operasyondan bir gün, hatta birkaç saat önce...

AK Partili bir milletvekilinin şirketinden birkaç paket Süleyman Aslan'a ulaştırılmak üzere mesai saatinin bitiminde kurye aracılığıyla gönderildi.

Daha da ilginç olanı kuryeye, Süleyman Aslan'ın ev adresi verildi. Paketler ulaşmadan evvel, Süleyman Aslan arandı, paketlerin içinde ne olduğu anlatıldı ve evine bırakılacağı kendisine bildirildi. Aslan da safiyane bir düşünce ile kabul etti.

Sonra mı?

Birkaç saat sonra, sabaha karşı 17 Aralık operasyonu gerçekleşti. Ondan sonrasını zaten hepimiz televizyon ekranlarında, "Ayakkabı kutularında milyon dolarlar bulundu" sözleri eşliğinde izledik." demiştik...

Cemaate yakın olduklarını söyleyen bazı kişiler bu yazı üzerine sosyal medyada küçük bir yaygara kopardı. Suya atılmış bir taşın oluşturduğu minik dalgacığı tufan gibi görenler, yazdıklarımdan dolayı beni yerin dibine sokup çıkardıklarını düşündü gün boyu...

Beddua edenler, "Bak yine Gayretullah'a dokundu" diyenler, "Satılık, yalaka kalem! HalkBank sana ne kadar para ödedi?" yaftası yapıştıranlar ve "Bu yazdıkların hikaye. Hepsi yalan, belgesini göster şerefsiz!" diye hakaret edenler çirkeflikte birbiriyle yarıştı.

Bildiğiniz ve epey zamandır şahit olduğunuz şeyler işte! Doğrusu bundan azını da beklemiyordum. Belli ki bu aralar ne yazarsak yazalım, sözlerin bir süre çirkinleşmesinin önüne geçemeyeceğiz.

Süleyman Aslan babamın oğlu değil. Halkbank benim evimin 500 metre ilerisinde. Ama bugüne kadar kapısından içeri girmedim, Aslan'ı da ilk kez operasyonun yapıldığı gün ekranda gördüm.

Tanımam etmem!

Savunma gibi bir gayretim de yok. Yaptığım sadece yaşanan ve gizli kalan bazı şeyleri anlatmak. Dünkü yazıda da kimseyi de suçlamadım. Sadece "Süleyman Aslan'ın evinde bulunan paraları kimler gönderdi?" diye soranların merakını giderdim.

Sözü fazla uzatmadan gelelim dünkü konunun bilinmeyen diğer ayrıntılarına...

Dün gün boyu Süleyman Aslan'a para gönderen milletvekilinin kim olduğu soruldu...

Söyleyeyim!

AK Parti İstanbul Milletvekili Hüseyin Bürge!

Bürge'yi bilmeyenleriniz olabilir. Hani Süleyman Aslan'ın savunmasında adı geçen Makedonya'daki Balkan Üniversitesi var ya. Bürge, işte o üniversitenin yapımı için para toplayan Üsküp Eğitim ve Kültür Vakfı'nın da Yönetim Kurulu Başkanı'dır. Aynı zamanda ticaretle uğraşan Bürge'nin ortağı ise Hakan Şükür'ün kardeşi Gökhan Şükür'dür.

Gökhan Şükür'ü de birazcık anlatmakta yarar var!

Gökhan Şükür, 2007 yılında ikinci kez borsada manipülasyon yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı. Yargılandığı mahkeme tarafından 2 yıl hapis cezası aldı. Hatta bu işlemleri ağabeyi Hakan Şükür'ün hesapları ve İpek Tekstil'e ait hisse senetleri üzerinden yaptığı bilirkişi raporları ile mahkeme kayıtlarına girdi.. Haber o dönemlerde hem Zaman Gazetesi, hem de Hürriyet Gazetesi'nde günlerce yazıldı çizildi.

Şimdi gelelim Süleyman Aslan'a gönderilen o paranın hikayesine...

Dün de anlattığım gibi, o para 16 Aralık'ta bir kurye aracılığıyla Süleyman Aslan'ın evine gönderildi. Parayı götüren kurye ise Milletvekili Hüseyin Bürge'nin öz oğlu C. Bürge'ydi. O paranın içinde, Bürge ve Gökhan Şükür'ün ortak olduğu şirketin de yardım amacıyla kattığı paralar vardı.

Hüseyin Bürge'nin kendisi 17 Aralık Operasyonu'ndan hemen sonra medyaya yazılı bir açıklama yaptı ama o günkü hengamede bu açıklama hiç kimsenin dikkatini çekmedi.

Bürge Balkan Üniversitesi için toplanan paraların sürekli bu yöntemle Süleyman Aslan'a gönderildiğini anlattığı açıklamasında bakın neler diyor:

"Vakfımıza gelen bağışların, merkezi Üsküp'te olan üniversitemize usuli dairesinde intikali için, vakfımız ve üniversitemizin de çalıştığı Halk Bankası'nın Genel Müdürü ile irtibat kurduk ve kendisinden yardım istedik.

Bu çerçevede kendisine tarafımızca iletilen 1 milyon 950 bin Avro bedelli miktarın 450 bin Avro bedelli kısmı, 14 Kasım 2013 tarihinde Halk Bankası tarafından üniversitemizin hesaplarına ulaştırılmıştır. Ancak Sayın Genel Müdürün, bu işlemin çok müşkülat içerdiği yolundaki beyanı ve yönlendirmesi ile tarafımızca Üsküp Eğitim ve Kültür Vakfı'nın İstanbul temsilciliği kurulmuş olup, 10 Aralık 2013 tarihinde faaliyete geçmiştir. Böylelikle bu sıkıntı da ortadan kaldırıldıktan sonra 500 bin euro (1 milyon TL) tekrar üniversitemiz hesaplarına yatırılmıştır."

Ve o açıklama bakın nasıl sona eriyor:

"Savcılıkça el konulan miktar, yurtdışında ülkemizin gurur kaynağı olan uluslararası Balkan Üniversitesi için yapılan bağışlardır ve vakfımıza iade edilmelidir. Bu yönde de gerekli girişimlerde bulunacağız."

Şimdi lütfen birkez daha Süleyman Aslan'ı önceki hafta salıveren mahkeme yargıcı Hulusi Pur'un tahliye gerekçesini dikkatlice okuyun. Ne diyor Hulusi Pur:

"Dosyaya konmuş delillerin önemli bir bölümü yasal yollardan elde edilmemiştir. Yasal yolla elde edilmeyen deliller kullanılamaz..."

İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burası...

Demek ki birileri bu paraların hangi yol ve yöntemle Süleyman Aslan'a gittiğini biliyordu ve bu yöntemi, olayı soruşturan savcıların kulağına fısıldadı. Savcılar da yasal olmayan yollardan dinlemeler yaparak konuyu yolsuzluk kılıfına soktu!

Kapiş!

Şimdi kendileri hakkında eleştiri getiren herkesi "Haysiyet cellatları" olarak recm eden cemaat mensuplarına şu soruyu soralım.

Tüm bu olanları bilmenize rağmen, aylardır, "Ayakkabı kutularından fışkıran yolsuzluk paraları" diye yayın yapmanız haysiyet cellatlığı yapmak değil de nedir?

Sizin bu iftira gayretiniz Gayrettullah'a dokunmuyor da, bizim size "Bu ülkenin istikbaline ve kişilerin hayatına suikast düzenlemeyin" dememiz Gayretullah'a dokunuyor öyle mi?

*

Efendim dünkü yazıda bir de, "Açılın! Ben bakan müsteşarıyım" diyerek VIP hizmetlerinin avantalarından yararlanan Önder Aytaç isimli yazardan bahsetmiştim.

Zat-ı muhterem dün bu yazım üzerine rumuzunu, "SüleymanÇuvalladı" diyerek rumuzunu değiştirip bana saydırmaya başladı!

Alemin tek akıllısı kendisi, geri kalanlar saf salak ya. Bir sürü yalanla kendini temize çıkarmaya çalıştı durdu garibim.

"Ey haysiyet celladı Süleyman Özışık! Sen bilmezsin ama, bakan müsteşarlığı yapanlar, ömür boyu bu hizmetten yararlanır" diyor, cemaatçi dostları da onu "Abi ya bunları adam yerine koyup cevap verme" diyerek pışpışlıyordu.

Kendisi Ertuğrul Günay döneminde bakan müsteşarlığı ve bakan danışmanlığı yapmıştı burası doğru ama eksik söylüyor, onu da ben hatırlatayım.

Bakan müsteşarlığı yapanlar elbette bu hizmetten ömür boyu yararlanır, bunu biliyoruz zaten Önder Aytaç. Ancak bu durum, görevden emekli olanlar için geçerli, kovulanlar için değil!

Sen müsteşarlıktan emekli olduysan, göster emeklilik belgelerini. Söz veriyorum, bir daha bu yazı namına tek satır yazmayacağım ve herkesin huzurunda senden özür dileyeceğim.

Ancak o belgeleri gösterememen bir itiraf olacak! "Evet ben kendimi müsteşar gibi tanıtarak, bu makamın sağladığı hizmetlerden yararlandım" itirafı...

Var mısın sen de benim verdiğim sözü vermeye?

Son olarak!

Cemaati savunan bazı yazarlarla, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ilişkileri mercek altına alınırsa, sanırım altından çok şey çıkacak! Özellikle Ertuğrul Günay'ın bakanlık yaptığı dönemden bahsediyorum! O dönemde kimlerin bu bakanlıktan nemalandığı, yolsuzluğu lanetleyen hangi yazarların bu bakanlık üzerinden cebini doldurduğu sanırım o zaman ortaya çıkacak.

Ben kendi halinde sıradan bir yazarım.

Belki o resmi belgelere bazı gazeteciler gibi ulaşamam ama, bana ulaşan bilgileri canım pahasına yazacağıma söz verebilirim!


Gazeteci / SÜLEYMAN ÖZIŞIK

23.09.2014

HADİS-İ RESULULLAH’DA MÜSLÜMANIN VASFI VE KARDEŞLİĞİ Müslüman , dilinden ve elinden (diğer) müslümanların (emin ve ) selamette bulunduğu kimsedir.




IŞİD’in Suriye’deki katliamları sürerken, Türkiye’ye giriş yapan mülteci sayısı 130 bini aştı... Güneydoğu’da devlet ve millet muhacir kardeşlerini şefkatle kucakladı... Belediyelerin gıda yardımında bulunduğu mazlum aileler; okul, park, düğün salonları ve kullanılmayan binalara yerleştiriliyor.

Gerçek bir müslüman olan kişi, sulh, salah, selamet, güven, emniyet, huzur, ve saadetin kaynağı olacak, hem fert hem de toplum boyutunda asla zarar vermeyen ve zarar görmeyen bir karakter sergileyecektir. Bundan dolayıdır ki ; sonsuza kadar ışık tutan yukarıda geçen mübarek hadis-i şerif “Müslüman olan kişi diğer müslümanlara diliyle de eliyle de zarar vermemelidir.
Müslüman müslümana  güven, huzur, saadet kaynağı olmalıdır” diye hüküm koyarken diğer yandan da “zaten müslüman olan, başka müslümanlara diliyle olsun, eliyle olsun zarar vermez! Ve müslüman, ancak diğer müslümanların kendisinin dilinden ve elinden emin, salim olunan kimsedir!” diyerek gerçek bir müslüman vasfını, ahlaki yapısını ve karakterini haber vermektedir ki bu özellikler fert, aile, toplum ve tüm müslümanlar açısından değerlendirilmelidir.
İlahi öğretilere uyarsak ahirzaman dünyasında yaşayan müslümanlar (mezhebi, ırki, coğrafi…)farklılıklaratakılmadan ve bunları büyük sorunlar haline getirmeden, İslamın ve İslam Ümmetinin geleceğine kilitlenerek “Ümitvar olun…en gür sada İslamın sadası olacaktır.

19.09.2014

OKULA GİDEN ÇOCUKLARA RASTLADIM DÜN YOLLARDA. ONLAR İÇİN ÇOK ÜZÜLDÜM : bizdeki eğitimin amacı, “özgür düşünceli birey” değil, itaatkâr bir sürüye, öğrendiği ezberleri tekrar eden koyunlar yetiştirmektir.



Zavallı “eğitim mahkûmları”, hayatlarının en güzel, en eğlenceli olması gereken yıllarını, daha sonra unutacakları bir sürü saçmalığı öğrenmek, ciddi bir “beyin yıkamasından” geçmek, kişiliklerini, tek tip adam yetiştiren “tornaya” teslim etmek için harcayacaklar.

“ZİHİNLERİNE BU YALANI KAZIYACAKLAR”
Gidecekleri okulların birinci amacı, onlara “ulu önder” Atatürk’ün müthiş bir adam olduğunu, hiç hata yapmadığını ve Türkiye’yi sadece Atatürk’ün yaptıklarını tekrar etmenin kurtaracağını ezberletmek, zihinlerine bu yalanı kazımak olacak.
Cumhuriyet tarihi boyunca okullar bunu yaptılar.
Dün yazıişleri toplantısında Tuğba, çocukluğunda en büyük korkusunun “Allah mı daha büyük, Atatürk mü daha büyük” sorusuyla karşılaşmak olduğunu, çocukken hangisinin daha büyük olduğuna bir türlü karar veremediğini anlatıyordu.
Çocukları bu tür korkulara iten bir eğitimden geçti insanlar bu ülkede, hâlâ da geçiyorlar.

BİZDEKİ EĞİTİMİN AMACI

Osmanlı Devleti çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük hakimiyetten sonra 9 Aralık 1917 tarihinde bir pazar günü bırakırız. Zaten tutmaya da imkân yoktur. Ordu bozulmuş, çekiliyor.


Üç Olay : 

Kudüs, İstanbul, Bursa...

Osmanlı Devleti çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük hakimiyetten sonra 9 Aralık 1917 tarihinde bir pazar günü bırakırız. Zaten tutmaya da imkân yoktur. Ordu bozulmuş, çekiliyor. 11 Aralık 1917'de Osmanlı ordusunu yenerek Kudüs'e giren İngiliz Orduları Komutanı Orgeneral Edmund Allenby, Selahaddin Eyyubi'nin mezarına ayağıyla vurarak; “Kalk Selahaddin biz yine geldik” şeklinde bir konuşma yapar. “Yine geldik” derken, şüphesiz 1189 yılında 3. Haçlı Seferine katılan ve başarısız olan İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın ilk gelişini kasdeder.



İstanbul, 8 Şubat 1919…

İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşmasından hemen sonra antlaşma gereğince 13 Kasım 1918’de İstanbul’u fiilen işgal etmişlerdir.