SİYASET VE SİYASİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİYASET VE SİYASİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.12.2014

ERDOĞAN'I VE TÜRKİYE'Yİ BİTİRME OPERASYONU : Adına 'Rüşvet ve Yolsuzluk Operasyonu' denilen ama asıl hedefi, Erdoğan'ı ve Türkiye'nin yürüyüşünü durdurmak olan, iç ve dış şebekelerin ortaklaşa gerçekleştirdikleri bütün çıplaklığıyla günışığına çıkan bu operasyonlar


Cemaat medyasının, 'Erdoğan'sız Türkiye' operasyonuna bütün gücüyle destek verdiği, bu süreçte CHP, MHP hatta Ergenekon çetesinin artıklarıyla aynı kare içinde yer aldıkları ve bundan da hiç bir şekilde rahatsız olmadıkları görülüyor!

Eyvah ki, ne eyvah!

'İSLÂM'A KARŞI İSLÂM' SAVAŞI: MEZHEBÎ VE MEŞREBÎ ÇATIŞMA STRATEJİSİ

Bendeniz, her şeye rağmen Cemaat'le ilgili eleştirilerimi bu süreçte hep saklı tuttum.

Gerekçem şuydu: Küresel sistem, önümüzdeki -yüzyıllık- süreçte, 'İslâm'a karşı İslâm' stratejisini fiilen uygulamaya koymuştu. Ve bu stratejiyi, İslâm dünyasında, makro düzlemde mezhebî olarak, mikro düzlemde de meşrebî olarak Müslümanları birbirine düşürecek şekilde adım adım hayata geçirmeye başlamıştı.

Dahası, Müslüman toplumlar, bu lanetli stratejinin sonuç vermesine imkân tanıyacak her türlü zaafla maluldü zaten.

HER ŞEYİ 'KENDİ ÇIKARLARI' İÇİN KULLANMA ÇİRKİNLİĞİ!

Bütün bunlara rağmen Cemaat medyası, yazdıklarımı çarpıtmaktan, çirkin bir şekilde 'kullanmaktan' çekinmedi.

Mesela pek çok internet sitesi, Türkiye'nin kendi kendini sömürgeleştirme, İslâm'ın bu ülkenin hayatından uzaklaştırılma süreciyle ilgili olarak kurduğum, 'haçlıların bin yıldır yapamadıklarını biz kendi ellerimizle yaptık' şeklindeki cümlemi, 'Tayyip Erdoğan, haçlıların bin yıldır yapamadıklarını yaptı' diyecek kadar ahlâk sınırlarını hiçe sayarak çarpıtmakta, internet ortamında, sosyal medyada dolaşıma sokmakta hiç bir sakınca görmedi!

Bu kadarını beklemiyordum. Meşrû bir şeye, gayr-ı meşrû yollarla gidilemez. Cemaat medyasının, her şeyi kendi çıkarları için bu kadar ilkesizce ve çirkin bir şekilde kullanması ürküttü beni.

CEMAAT, KENDİ AYAĞINA KURŞUN SIKIYOR!

Cemaatin yöneticileriyle yaptığımız görüşmede söyledikleri şeylere rağmen, Cemaat medyasının, 'Erdoğan'sız Türkiye' operasyonuna destek verme konusunda da aynı ilkesizlikle hareket ettiğini görmek beni kahrediyor açıkçası: Cemaat medyasında yayınlanan haberler, yazılan köşe yazıları, CHP, MHP ve benzeri aktörlerle birlikte 'Erdoğan'sız Türkiye' hayaline su taşıyor.

Ayrıca Fethullah Gülen'in, cemaatin operasyonla ilgisinin olmadığına (!) dair avukatı aracılığıyla yaptığı açıklama, tüyler ürpertici bir açıklamadır.

Zaman gazetesi, bu açıklamayı, Fethullah Gülen fotoğrafı eşliğinde aynen şöyle vermiş: 'Mesnetsiz iddialarla kamuoyunun dikkati soruşturmadan uzaklaştırılıyor.'

Bu nasıl bir açıklamadır, Allah aşkına!

Tek kelimeyle: Ürkütücüdür! Çünkü bu, her şeyden önce, Cemaat'in kendi ayağına kurşun sıkmasından başka bir anlam ifade etmez!

ERDOĞAN'I 'MEZARA GÖMÜNCEYE' KADAR!..


Öyle anlaşılıyor ki, iç ve dış şebekeler, hükümeti devirinceye ve Türkiye'nin bölgedeki yürüyüşünü durduruncaya, kısacası, 'Erdoğan'ı mezara gömünceye' kadar bu savaşı sürdürecekler.

Bu ürpertici gerçek bütün çıplaklığıyla ortadayken, Cemaat, Cemaat'in önünü sonuna kadar açan Tayyip Erdoğan'ı 'mezara gömecek' ve Türkiye'nin yürüyüşünü durduracak 'Erdoğan'sız Türkiye' hayaline su taşımakla, sadece kendi ayağına kurşun sıkmakla kalmadığını, aynı zamanda, İslâm dünyasının toparlanma hayallerini suya düşürdüğünü göremiyorsa, vay hâline Müslümanların!

OPERASYON BAŞARILI OLURSA, TÜRKİYE, PARÇALANIR VE LEŞ KARGALARINA YEM OLUR!

Şunu iyi bilelim: Bu operasyon, Erdoğan'ı ve Türkiye'nin yürüyüşünü durdurma operasyonudur.

Türkiye, iki yüzyıl boyunca, içeriden ve dışarıdan kuşatılan tek önemli ülkedir dünyada.

Tayyip Erdoğan, son üç yıldan bu yana geliştirdiği ekonomik kalkınma hamlesiyle, bölgesel ve küresel aktörlerle kurduğu stratejik, ekonomik ve teknolojik hayatî ilişkilerle, hem dış vesayete, hem de içerideki uzantılarına büyük darbe vurmayı başardı.

Türkiye'nin, ilk defa, tarihî yükümlülüğünü farkettiği ve küresel sistemin bölgemizi köleleştiren, kaynaklarını sonuna kadar sömüren oyunlarını püskürtmeye başladığı bir zaman diliminde, 'Tayyip Erdoğan'sız Türkiye' operasyonu eğer başarıya ulaşırsa, Türkiye parçalanmaktan ve leş kargalarına yem olmaktan kurtulamaz.

Tam da bölgemizin ve dünyanın haritalarının yeniden çizildiği, Türkiye'nin, yeni bir dünyanın kurulmasında kilit roller oynama sürecine doğru emin adımlarla yürüdüğü tarihî bir dönemeçte, Türkiye'nin önünü açacak tek sembolleşmiş dünya lideri olan Erdoğan'ın 'mezara gömülmesi', sadece Türkiye'nin değil, bölgenin masum ve mazlum halklarının geleceğinin de, dolayısıyla İslâm dünyasının zilletten kurtulma, bağımsızlaşma ve ayağa kalkma imkânlarının da suya düşmesi anlamına gelecektir.

Son söz: Hükümetin hem yolsuzlukların, hem de bu operasyonu tezgâhlayanların üzerine sonuna kadar gitmesi, Türkiye'nin bu belayı defedebilmesinin tek çıkar yoludur.


YEİ ŞAFAK / Yusuf Kaplan



13.12.2014

Kılıçdaroğlu SSKyı nasıl batırdı





CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, SSK Genel Müdürü olduğu dönemde kaynakları kuruttuğu ve kurumu iflasın eşiğine getirdiği gazete arşivlerinde.


Seçim meydanlarında; “Benim adım Kemal, ben kaynak bulurum” diyen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, SSK Genel Müdürü olduğu dönemde kaynakları kuruttuğu ve kurumu iflasın eşiğine getirdiği gazete arşivlerinde yer almıştı.

CHP’li Mustafa Kul’un, III. Çiller Hükümeti’nde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve Erzincan Milletvekili iken, SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunanlara karşı, “Başarılı olmak bir kurumu batırmak mıdır?” şeklinde açıklama yaptığı da gazetelere yansımıştı.

Kemal Kılıçdaroğlu döneminde SSK’lıların ve emeklilerin hastane kuyruklarında olduğu, maaşların ödenemeyecek duruma geldiği arşivlerde yer almıştı. Arşivlerde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, genel müdürlük görevinden ayrılıp Kocaeli milletvekilliği için DSP’den aday adayı olduğu, ancak DSP’nin, Kılıçdaroğlu’nu listeye bile almadığına dikkat çekiliyor. Kılıçdaroğlu, aday yapılmamasını, “Partinin takdiridir, saygıyla karşılıyorum” şeklinde değerlendirmiş.

İşte o kupürler:

“İŞÇİ EMEKLİSİNİN MAAŞ KUYRUĞU SORUNU ÇÖZÜLÜYOR”

Tarih: 4 Eylül 1992: İşçi emeklisinin “kaynak çilesini” sona erdirmek için değişik formüller üzerinde duruluyor. İşçi emeklilerine çek karnesi ya da banka kartı verilmesi gündeme geldi.

“BİZİM KAYNAK SORUNUMUZ YOK”

Tarih: 20 Mart 1994: SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, SSK emekli maaşlarının gününde ödenmesi konusunda, “Bizim kaynak sorunumuz yok. Sorun Ziraat Bankası ile Hazine arasında” dedi.

“BAŞARILI OLMAK BİR KURUMU BATIRMAK MIDIR?”

Tarih: 16 Şubat 1996: Çalışma Bakanı Mustafa Kul, SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunanlara karşı, “Başarılı olmak bir kurumu batırmak mıdır?” cevabını verdi. Kul, SSK yönetiminde yaptığı girişimler ve Kılıçdaroğlu’na karşı açtığı soruşturma için de, “Bir bildiğimiz var ki soruşturma açtık” dedi.

“İFLASIN SORUMLUSU DEVLET”

Tarih: 9 Kasım 1993:

Çiller’e son uyarı: ‘Şubat’ta emekliye maaş ödenmeyecek’

SSK, 1994 Şubat ayı ve sonrasında ‘maaş ödemeyeceğini’ hükümete bildirdi. ‘İvedi-Önemli-Gizli’ raporda, 26 trilyon liralık kaynak sağlanamadığı takdirde, emekli aylıklarının ödenemeyeceği, kurumun iflasının ilan edileceği vurgulandı.

(...) Başbakan Çiller’e, bakanlara ve Hazine Müsteşarlığı’na verilen raporda, ‘Kurum’un gelirlerinin yaklaşık 64 trilyon, emekli aylıkları ve diğer ödemelerin ise 90 trilyon olduğu belirtildi.

(...) Aradaki farkı oluşturan 26 trilyon liralık kaynağın bulunmaması halinde, sayıları 1.5 milyonu bulan emekli, dul ve yetimlerin 1994 Şubat ayı ve sonrası aylarda maaşları ödenmeyecekti.

(...) SSK’nın gizli raporunda, şu ifadeler de yer aldı:

“Emeklinin ay başında maaşımı alabilecek miyim noktasına gelmesi, devletin sosyal alandaki görevini yapmadığının somut bir kanıtıdır. Kaldı ki devlet, genel bütçeden ödenmesi gereken sosyal yardım zammını kurumun omuzlarına yıkarak, SSK’yı iflas noktasına getirmiştir.”

ARTIK BU KUYRUKLAR BİLE OLMAYACAK

Sayıları 1.5 milyona yaklaşan emekli, dul ve yetimler kendilerini kıt kanaat geçindiren maaşları alabilmek için banka önlerindeki kuyruklarda çile çekiyordu. 26 trilyon lira bulunmazsa, Şubat 1994’ten sonra banka önündeki bu izdihamlar bile yaşanmayacak.

“DSP, KILIÇDAROĞLU’NU LİSTEYE BİLE ALMADI”
“DSP, KILIÇDAROĞLU’NU LİSTEYE BİLE ALMADI”


Tarih: 8 Mart 1999: SSK eski Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, genel müdürlük görevinden ayrılıp Kocaeli milletvekilliği için DSP’den aday adayı olmuştu. Ancak DSP, Kılıçdaroğlu’nu listeye bile almadı. (...) Kemal Kılıçdaroğlu, “Partinin takdiridir, saygıyla karşılıyorum” dedi.

GELİRLER GENEL MÜDÜRLÜĞÜ BAĞKUR VE SSK’DA GÖREV YAPTI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu; 1983 yılında Gelirler Genel Müdürlüğü’ne Daire Başkanı olarak atandı. Daha sonra aynı Genel Müdürlükte, Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.

1991 yılında, Bağ-Kur, 1992 yılında da SSK Genel Müdürlüğü’ne atandı. Kısa bir süre Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı da yapan Kılıçdaroğlu, Ocak 1999’da kendi isteği ile SSK Genel Müdürlüğü’nden emekli oldu.


12.12.2014

OSMANLICAYA KİMLER, NEDEN KARŞI ÇIKIYOR : Osmanlıcanın zorunlu ders olmasına gelen tepkilere anlam vermek mümkün değil. Her bir kesim ayrı bir hezeyan içinde... Hani konuya vakıf olmasanız, iktidarın Türkçe'yi kökten yasaklayıp yerine Osmanlı'cayı getirmeye çalıştığını sanırsınız.


Osmanlıca sadece seçmeli ders olacak oysa ki...
İnanın pek çoğu konunun ne olduğunu dahi bilmiyor. Söyledikleri tek şey var: "Ben Osmanlıca dilini istemiyorum"
"Osmanlıca dediğin ayrı bir dil değil, bozulmamış haliyle has Türkçedir. Alfabesi Osmanlıcadır. Biz Cumhuriyet kurulduğunda dilimizi değiştirmedik, alfabemizi değiştirdik" diye saatlerce anlatıyorsun, verdiği tek cevap şu:
"Ben Arapça konuşmak ve yazmak istemiyorum"
İşin komik olan tarafı ne biliyor musunuz? "Osmanlıcayı istemiyorum" diyenler, içinden Osmanlıca'nın çıkarıldığı Nutuk'u görse nutku tutulur! İstiklal Marşı'nı içindeki Osmanlıca cümleleri çıkararak önüne koysan, "Abi ben Çince bilmiyorum" der, kalır!
İşte bizim eğitim sistemimizin temeli bu!
Türkiye hariç, dünyanın hiç bir yerinde çocuklar geçmişine küfretmek için yetiştirilmiyor. 90 yıldır bu ülkenin çocukları, "Osmanlı İmparatorluğu şöyle berbattı, böyle kötüydü. Onlar bizim ecdadımız değil" denilerek yetiştirildi.
Ondan dolayıdır ki bugün Türkiye'nin tanıdığı yazarlar ve sanatçılar bile Osmanlı dendiğinde Fatih Sultan Mehmed'i gören Büyük İskender'in torunları gibi irkiliyor. Duvarlara "Zulüm 1453 yılında başladı" demelerinin temelinde bu eğitim sistemi var.
Bir ülkenin dilini değiştirmek, o ülkeye yapılacak en büyük zulümdü ve o zulüm bundan 90 yıl önce yapıldı.
Çin'de tarihin en büyük devrimine imza atan ve eski Çin adına ne varsa tarihe gömen Mao, bir tek Çin yazısının değişmesine müsade etmedi.
Çin'in geldiği yer belli...
Bir Japon çocuğu küçük yaşta hem standart formların toplamı olan Bopomofo, hem de latin harflerini kullanabiliyor. Çünkü Meiji herşeyi yaptı ama, Japon yazısını değiştirmedi.
Onların geldikleri nokta da belli...
Dünyada modernleşme rüzgarına kapılan hiçbir millet kendi geçmişini ve özellikle dilini terketmedi. Türkiye bu anlamda dil soykırımına uğrayan tek ülkedir.
Şuna adım gibi eminim ki AK Parti iktidarı "Kısa sürede Türkçe'den vazgeçiyor, Osmanlıca'ya geçiyoruz" dese, bugün kendisine oy veren bütün kitleler karşısına dikilip, "Yapamazsın, izin vermiyorum" der. Bu ve buna benzer konuları siyasete meze edecek hiçbir iktidar milletten geçer oy alamaz.
Bunu yapan AK Parti olsa dahi...
Zaten amaç latin harflerini rövanşist bir tutum sonucu kaldırmak değil, bu ülkenin gelecek nesillerini her iki alfabeyi de rahatlıkla kullanabilecek yeteneğe kavuşturmak. Kimse Türkiye'ye geçmişte yaşatılan dil soykırımını yeniden yaşatmak gibi bir heves içinde değil.
Benimsediğimiz rejimin adı demokrasiyse, o demokrasi içinde hiçbir devlet vatandaşına birşeyi zorla dayatamaz. Ama Ahmet'in Bertan'a, "Ben istemiyorum, sen de bunu öğrenemezsin" deme hakkı da olamaz.
Kürt halkının kendi dilini okullarda seçmeli ders olarak seçebilme hakkı olmasını yıllardır savunan biri olarak, Osmanlıca ile gelecek bu yeni dil zenginliğini de sonuna kadar savunuyorum.
"Kanki önce maridana buluşuyoruz, sonra gece bup clupda coşuyoruz. Çok cool bir gece olacak. yes Okey? Iz ı haaa?" diyerek yıllardır Türkçe'nin ırzına geçenlerin "Türkçe'mi seviyorum" adıyla başlattıkları kampanyalara da aldırış etmiyorum.



11.12.2014

TÜRKİYE GELECEĞİNİ ŞEKİLLENDİRİYOR : GÜÇLÜ LİDERLİK, etkiyi ve alanı da arttıracak GEREKLİ ANAYASAL ALT YAPI DA SAĞLANARAK, ülkenin önüne açmaya devam etmeli... Nasıl mı? Cevap çok net; BAŞKANLIK...


Türkiye’nin 1938-2003 arasında yaşadığı bütün sorunların temelinde tek bir gerçek var; “güçsüz hükümetler, kudretsiz Başbakanlar ve en önemlisi karşılarında GÜÇLÜ BİR YERLEŞİK DÜZEN”!
Sevgili dostlar, BAŞKANLIK başlığına bu tespit eşliğinde bakınca “Başkanlık ne getirecek” diye sorup, konuyu önemsizleştirmeye çalışanlara vereceğimiz ilk cevap çok açık; seçilen kim olursa olsun, % 50’nin üzerinde başa gelecek ve sadece Türk Halkına karşı sorumlu olacak... Daha açık yazayım; YERLEŞİK DÜZEN’in özellikle 2003 yılına kadar karşısında bulmaya alıştığı “güçsüz hükümetler” modeli tam olarak çökecek ! Bir not düşelim: Bugün sistem “mükemmel olma noktasına uzak” fakat Sayın Erdoğan her kademede aldığı oy ve kişisel özellikleri ile sistemin eksiklerini kapatıyor...
Sonuç 1: “Seçilen”, halkın yarısından fazlasının doğrudan desteğini alacak ve YERLEŞİK YAPI ne kadar güçlü olursa olsun, BAŞKAN, bu YAPI’dan her zaman DAHA GÜÇLÜ olacak! Bu noktada geçmişe dönün bakın; ortalama ömrü 1,5 yıl olan hükümetler ve güçsüz koalisyonların kudretsiz Başbakanlarına hükmeden GÜÇLÜ YERLEŞİK DÜZEN!
Sonuç 2: 10 yıllık emek ve mücadele ile gelinen noktada bugün YERLEŞİK DÜZEN’e karşı Türk Halkının 1930’lardan itibaren “kaptırdıkları” geri alınmaya başlandı. Şimdi bu süreci hızlandırmak ve halkı bu ülkenin TEK SAHİBİ kılmak için atılması gereken en önemli adım; Başkanlık Sistemi...
Sonuç 3: Ekonomide öngörülebilir bir büyüme ve uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma-istikrar için Türkiye’nin atacağı en önemli adım yine BAŞKANLIK SİSTEMİ! Güçlü bir sistem garantisi olan ekonomilerde büyüme çok daha hızlı olacaktır!
Sonuç 4: Türkiye’nin BÜYÜKLÜĞÜ-BÜTÜNLÜĞÜ açısından da balkınca tek net çıkış; Başkanlık Sistemi... Eyalet, bölünme ve daha birçok yalan propaganda, bu geçişin-kurtuluşun yolunu kesmek için yaratılan “sanal engel ve kara propaganda”!
Sonuç 5: Cumhuriyet kurulduktan sonra özellikle 1938-1946 döneminde düşürüldüğümüz “kontrol edilebilir” olma tuzağından 2003 sonrası kurtulmaya ve özellikle “küresel finansal prangaları” kırmaya başladık. Bu kurtuluş ve ESKİ BİRLEŞİK BÜYÜK BÜTÜN’e dönüş, 2008 sonrasında özellikle IMF’nin Türkiye’den kovulmasıyla hızlandı ve dünya genelinde ortaya çıkan YENİ DÜNYA DENKLEMİ içinde Türkiye, “en önemli bileşenlerden” biri olma yoluna girdi... Bu yürüyüşün, ekonomik, sosyal ve en önemlisi geçmişimizle kucaklaştığımız, coğrafyamızın genleştiği adımları var. Bu adımlar atılırken Türkiye YENİ DENKLEM içinde, çevresinde oluşan yeni coğrafi dengenin de MERKEZ’i olmaya doğru ilerliyor... BU MERKEZ’in varolan sistem ile yönetilmesi artık kolay değil. Bu gerçeği dikkate alınca BAŞKANLIK kaçınılmaz! 
Son söz: Türkiye’nin 100 yıllık sentezi “Başkanlık” ile ortaya konmalı! Haydi TÜRKİYE! GELECEĞİNİ ŞEKİLLENDİR VE YERLEŞİK DÜZEN’i yerle yeksan et!

YERLEŞİK DÜZEN’İ ANLAMAK 
VE KARŞI DURMAK

1946-2003 arasında Türkiye’de yaşananları ve özellikle “ekonomik dalgalanmaları takip eden siyasal manipülasyonları” dikkatli analiz edenler; 1980-1994 1997-1998 ve sonrasında özellikle 2001 ‘de HATTA 2002’den bugüne bu ülkeye iktidar biçmeye çalışanları görebilirler... BU ARKADAŞLAR bu ülkenin kanını her türlü emmek için hep pusudaydılar ve hala akıllanmadılar... Sözde “ESTABLISHMENT”... 
Peki her fırsatta etkili olmaya ve zaman zaman sağ-sol arasında yer değiştirerek çalışan bu yapının amacı ne?...
Daha önceki yerleşik düzen yazılarımda kullandığım detayları da yeniden paylaşarak, bazı tespitler yapalım sonrasında bu yapılanmaya karşı duranlara ve ÖZELLİKLE Sayın ‘ERDOĞAN’A KARŞI BÜYÜK KOALİSYON NEDEN KURULDU’ SENTEZ’i ile bitirelim...
1- 1946 devalüasyonu ile küresel sisteme teslim olma sürecini tamamlayan Türkiye’de, dışarıdaki güçlerin içeride yarattığı burjuva ve onun yan kollarının, TSK’ya sızmış diğer kollar ile birleştiği, yerleşik medya ve yerleşik finansal yapının biz kontrol edelim amacıyla kullandığı güçler birliğini YERLEŞİK DÜZEN olarak adlandırabiliriz! Siyasi otoriteye istediğini yaptıramayan bu güçler, her dönemde finansal ve basın manipülasyonu yoluyla yönetenleri zor durumda bırakmayı denerler.
2- Bu güçler birliğinin ilk denemesine en kapsamlı örnek; 1946 devalüasyonu-1960 darbesi arasında yaşananlar! Dönemin Başbakanı Menderes işbirlikçi asla değil tam tersi kontrol edilemeyeceği anlaşıldığı anda yok edilen bir lider! Hamle çok açık; yapılan ilk başbakan asma denemesi ve işin ilginç tarafı bu denemenin vatansever bir sol devrim kılıfında saklanması!
3-  Türkiye için en güçlü deneme 1980 darbesi sonrası gelişen yapı ve 2001’de gönderilen Derviş dönemi! Final büyük dönüştürme ve eksene oturtma çalışması!
4- 1994-2001 ve sonrası birkaç yıl; Türkiye’nin 1946 sonrası kurgulanan burjuvası-medyası ve BATI uzantısı gizli askeri örgütlenmeler ile tam olarak kontrol edilebilir hale getirildiği dönem!
5- 1980 darbesi öncesi sağ ve sol kamplarda beyni yıkanan gençlerin Türkiye’yi kana bulaması, 1980 sonrası Amerika’nın isteği ile Yunanistan’ın NATO’ya dönmesi ve 1980’ler sonrası 1960’lardan beri sahnede olanların kurulan yeni partide Başrollere yerleştirilmeleri tesadüf değil! 1960-1994 ve 1994-2001 ayrı ve detaylı incelenmesi gereken süreçler...
Sonuç 1: Bugün gelinen nokta çok açık: Türkiye tam bir yol ayrımında! Ya yeni bir düzen tesis edilecek (YENİ TÜRKİYE BÜYÜK ÖLÇÜDE TABANINI OLUŞTURDU) ya da yerleşik yapı eski gücünü geri kazanarak 1946 sonrası kurduğu denklem içinde hepimizi istediği gibi idare etmeye devam edecek...
Sonuç 2: Türk halkı şu gerçeği çok net görmeli: Yerleşik düzen aynen matriks gibi her yerde! Evimizde, arabamızda, okulumuzda, gazetemizde, işyerimizde... Bu düzenin tek bir amacı var: Türk halkının onların tasarımları sonucu yaratılan sanal matriks içinde kalması ve asla uyanmadan, varlıklarının sosyal, siyasal, ekonomik olarak kullanılmasına göz yumması...
Sonuç 3: YERLEŞİK DÜZEN’i ararken sadece bir tarafa bakmak yetmez, her tarafa dikkatli bakmakta ve değişik versiyonlarını da idrak etmekte yarar var...
Son söz: Türkiye’yi 2003’ten itibaren YERLEŞİK TUZAK’tan kurtulma yoluna sokan Sayın “Erdoğan’a karşı BÜYÜK KOALİSYON neden kuruldu” diyorsanız cevap çok açık; Sayın Erdoğan YERLEŞİK YAPILANMA nereden gelirse gelsin, sonuna kadar bu yapılanmaya karşı ve Türk Halkının kendi iradesini tesis ederek kendini yönetmesi için kefeni ile çıktığı yoluna, halkın kendisine emanet ettiği her görevde devam ediyor... Bu gerçeği bilince sorunun cevabı da çok açık ve net... Yaşasın yolun sonunda bizi kucaklayacak olan TAM BAĞIMSIZ GÜÇLÜ BÜYÜK TÜRKİYE... Yaşasın LİDER’in peşinde YENİ olanın yolunu açan ülkemin insanları...

LİDER NEDEN HEDEF?

Amerika’nın keşfi ile ilgili söylediği bir cümle bile içeriden dışarıdan bir Lider’e bu kadar saldırılmasına yol açıyorsa, ben bu soruyu birkez daha sorarım... Sorgulamaya bile izin olmayan bir dünyamız mı var...
Sevgili dostlar, her anlamda yolumuzu açan lider olan Erdoğan’ın hayatının her döneminde ve özellikle son yıllarda neden hedef olduğu çok açık değil mi; 300 yıl sonra PARÇALAR ANA GÖVDEYLE KAVUŞUYOR! Ve bunu sağlayan lider de hedef tahtasına konuyor!
Sevgili dostlar, bugün “neyin neden” olduğunu soranlar acaba GEÇMİŞİMİZİ ve detayları iyi bilip analiz edebiliyorlar mı?
Bilmiyorlarsa “ciddi bir çıkarım” elde etmek mümkün değil... Unutmayalım; geçmişin süzgeci, geleceğin tanelerini verir...
Bu bağlamda özellikle geçmişi detaylandırarak geleceğe birlikte bakmayı deneyelim..

HANGİ PERİNÇEK? DÜNKÜ PERİNÇEK Mİ, BUGÜNKÜ PERİNÇEK Mİ?..PERİNÇEK’İN “DÜN, DÜNDÜR LERİ


 PERİNÇEK ABDULLAH ÖCALAN’LA birlikte “PKK’nın Bekaa’daki kampları”nı ziyaret edip, teröristlerden “karanfil” alan veya veren “dünkü Doğu Perinçek”tir!..

PERİNÇEK KIBRIS MESELESİ ADLI KİTABINDA Diyordu ki;Türk Askeri, Ada’da işgalcidir, Rauf Denktaş da faşisttir!.Rumlar, Türkler tarafından baskı altına alınmıştır!”
PERİNÇEK, 2006 YILINDA; “FETULLAH GÜLEN’in Zaman Gazetesi’nde tarikat ağı”nın merkezinde!..
Kendisi Ekrem Dumanlı tarafından “kapıda karşılanmış”, ertesi Zaman’da da, Perinçek, neredeyse “dinî bir önder” olarak takdim edilmiş, Bugün ise F Tipi Gıladio bizi silivriye göndermiştir der.Perinçek, Türkiye'nin cemaatlere, şeyhlere teslim edilemeyeceğini, Cemaat ile mücadelenin devam edeceğini söyledi.
PERİNÇEK DÜN 2005 te EN KOYU ERMENİCİLİĞİ OYNARKEN İsviçre’de “soykırım, uluslararası bir yalan” derken!
Türkiye İhtilâlci İşçi Partisi Dâvâsı: Savunma” adıyla kitaplaştıran Bay Perinçek, 146 sayfa da “Ermeni soykırımını Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekleştirdiğini” iddia ediyordu!.

 PERİNÇEK İLE SÜLEYMAN DEMİREL ARASINDA nasıl bir “bağ” olabilir?.. Öyle ya; biri “Mao’cu”dur, diğeri “sağcı” geçinir!.. Daha doğrusu, “Sağcı” görünüp, “Sol”a hizmet eder!.

PERİNÇEK ve TAYFASI MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ DİYE SLOGAN ATTILAR “Kahrolsun Amerika” dediler... Sonra da, bir “bildiri” okuyup; Akit’i suçladılar!..
Lütfen “suçlama”ya dikkat:
“İncirlik Üssü’nde Kur’an çiğneyen Coni’lerin yanındasınız!.. Afganistan ve Irak’ta katliam yapan Yankee’lerin yanındasınız!.. Mescid-i Aksa’ya saldıran İsrail askerlerinin yanındasınız!”
PROTESTO İÇİN GELDİĞİNİZ AKİT GAZETESİ HAKKINDA :Be Gezi zekâlı lar, be donuk beyinli ler
“Amerikan ve İsrail yanlısı” dediğiniz bu gazete, söylediğinizin tam aksine; “Amerikan ve İsrail karşıtı, Batı çıkarlarına aykırı yayınlar yaptığı için” kapatılmıştı Almanya tarafından!..
SAÇMALIĞA BAKIN  Bundan da mı haberiniz yok?
Hangi Perinçek?.. Doğu’dan Batı’ya 180 derecelik dönüş!
Hep merak etmişimdir, Doğu Perinçek ile Süleyman Demirel arasında nasıl bir “bağ” olabilir?.. Öyle ya; biri “Mao’cu”dur, diğeri “sağcı” geçinir!.. Daha doğrusu, “Sağcı” görünüp, “Sol”a hizmet eder!..
Böyle bir Demirel’in, Doğu Perinçek’le ne işi olabilir ki?.. Ama, aralarında bir “samimiyet”, bir “hatır-gönül ilişkisi” olmalı ki, Doğu Perinçek;“Ergenekon’dan hapis yattığı” günlerde, cezaevinden Süleyman Demirel’e bir “mektup” yazıp, “rica”da bulunmuş:
“Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşün de, Emine Ülker Tarhan’ı CHP’ye alsın!”
Demirel de bu “rica”yı kırmamış ve “Emine Ülker Tarhan’ın CHP’ye alınmasını” sağlamış!..
OHA VE DE ÇÜŞŞ!

10.12.2014

CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN SSK DA YAPTIĞI KADROLAŞMA

 
 SSK Genel Müdürlüğü döneminde işe almadık akrabalarını bırakmayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı kadrolaşmayı, değiştirdiği soyadı ile gizlediği ortaya çıkmıştı. Daha önceki soyadı Karabulut olan Kılıçdaroğlu’nun, SSK’ya doldurduğu akrabaları bu şekilde dikkat çekmemiş. ‘Karabulut’soyisimlileri işe almakla kalmayan Kılıçdaroğlu, annesinin ve eşinin akrabalarına da kıyak geçmiş. 

Dosyadaki bilgilere göre Kılıçdaroğlu 2007 doğumlu olan torunu Duru’yu henüz 10 aylıkken sigortalı yaptırdı. Kılıçdaroğlu’nun torununu erken emeklilikten faydalanması için söz konusu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten iki gün önce sigortalı yaptırdığı anlaşıldı. Kılıçdaroğlu 1997′de ilköğretimde okuyan 14 yaşındaki oğlu Kerem’i 01.03.1997- 01.05.1997 arasında çalıştı gösterdi.

VAKIFBANK’A SINAVSIZ ALINDI 

Kılıçdaroğlu’nun 1979 doğumlu kızı Zeynep’in sigortası henüz 17 yaşında lise öğrencisiyken İstanbul’da Ekinciler Holding üzerinden yapıldı. Zeynep Kılıçdaroğlu kayıtlara göre 10 Haziran1996′da işe giriş yaptı, tam bir ay sonraysa ayrıldı. Zeynep Kılıçdaroğlu Vakıfbank Hukuk Müşavirliği’ne de sınavsız olarak alındı.

ATAMALARI KILIFINA UYDURMUŞ
ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav yapmaya zamanları olmadığı, SSK’da iş için yeterli başvuru bulunmadığı gerekçeleriyle akraba ve yandaşlarını sınavsız olarak SSK’ya dolduran Kılıçdaroğlu, bu konudaki belgelerin ortaya çıkmasıyla SSK’ya sınavsız personel aldığını kabul etmişti. Kılıçdaroğlu’nun sığındığı gerekçelerden olan ÖSYM ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav yapmaya zamanları olmadığı ile ilgili o kurumlardan yazılı bir cevap da almadığı ortaya çıkmıştı.
SSK’YI KARABULUT SARMIŞ
İşte Kılıçdaroğlu’nun kuruma açıktan atadığı eski soyadı olan Karabulut soyisimli akrabaları: “Cemal Karabulut, Düzgün Karabulut, Ramazan Karabulut, Oktay Karabulut, Ali Karabulut, A. Ekber Karabulut, Yılmaz Karabulut, Vedat Karabulut, Gülten Karabulut, Fatma Karabulut, Oktay Karabulut, Fatmagül Karabulut, Duran Karabulut, Sebehat Karabulut, Hanife Karabulut, Emine Karabulut, Filiz Karabulut, Şevket Karabulut, Fatma Karabulut, Hülya Karabulut, Halil Karabulut, Abdurrahman Karabulut, Refik Karabulut, Ramazan Karabulut, Özer Karabulut, Gül Karabulut, O. Naim Karabulut, Semra Karabulut, Mahmut Karabulut, Dr. Şaban Karabulut, Suna Karabulut.” 
DAYIZADELERİNİ DE UNUTMAMIŞ
Babasının akrabalarının yanı sıra annesinin akrabalarına da kıyak geçen Kılıçdaroğlu, Gündüz soyisimli annesinin yakınlarını da kuruma doldurduğu belgelenmişti. İşte Kılıçdaroğlu’nun açıktan atadığı dayızadeleri: “Mehmet Gündüz, Ö. Köyer Gündüz, Şükrü Gündüz, Atike Gündüz, Ayşegül Gündüz, Hatice Gündüz, Murat Gündüz, Canan Gündüz, Zeki Gündüz, İlyas Gündüz, Sultan Gündüz, Atilla Gündüz, Aziz Gündüz, M. Şefik Gündüz, Cevat Gündüz, Osman Gündüz, Sevim Gündüz, Abdulbari Gündüz, Ayşe Gündüz, Şerafettin Gündüz, Sami Gündüz, Dürda Gündüz, Gülistan Gündüz, Kemal Gündüz, Ahmet Gündüz, Fikriye Gündüz.” 
EŞİNİN İSTEKLERİNİ DE GERİ ÇEVİRMEMİŞ
Eşiyle sorun yaşamak istemeyen Kılıçdaroğlu’nun eşinin akrabalarından gelen iş taleplerini de geri çevirmediği belirlenmişti. İşte Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğü döneminde açıktan atadığı eşinin Düzgün soyisimli akrabaları: “Aliye Düzgün, Leyla Düzgün, Fadime Düzgün, Mükerrem Düzgün, Derya Düzgün, Gülseren Düzgün, M. Özgür Düzgün, Ö. Vehbi Düzgün, Ahmet Düzgün, Muzaffer Düzgün, A. Cemil Düzgün, Geyik Düzgün, Muhittin Düzgün.” 



CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, SSK Genel Müdürü olduğu dönemde kaynakları kuruttuğu ve kurumu iflasın eşiğine getirdiği gazete arşivlerinde.


ERDOĞANLA YAPILAN KAVGANIN NEDENİ : Türkiye ve bölgede ne olup bittiğini anlamak için uzun zamandır buralarda yaşayanların kim olduğunu bilmek şart! Etrafımızdaki her hareketin altında YERLİ bir isim aramak sonu olmayan BEYHUDE bir çabadır!



Ankara'yı, bölgeyi, Ortadoğu'yu ve Kafkasya'yı anlamak için kimin nereye ayağını koyduğunu bilmeliyiz!

Bize giydirilen ideolojik gömleklerin kimin tarafından dikildiğini bilmeden adım atmamız mümkün değil! Çok uzağa gitmeden yakın tarihe bakalım!

Ergenekon-Balyoz, 1960-1980 darbesi, 28 Şubat-27 Nisan postmodern darbesi ile e-muhtıra!

Sayılarını çok daha fazla artırabileceğimiz bu örnekler TÜRKİYE'de kökü dışarıda olan akımların çarpışmasıdır!
Tıpkı SAĞ-SOL gibi, TÜRK KÜRT gibi...

Ama bizde HASTALIK olduğu için dışarıda ne olup bittiğine bakmayız! Bir adada tek başımıza yaşadığımızı düşünürüz! Oysa gerçek bambaşkadır!

Zaten böyle olduğu içindir ki CNN International, GEZİ'de TAKSİM'in göbeğinden 10 saat canlı yayın yaptı!
Bakın; 28 Şubat davasında tutuklu kalmadı! Memleketin 150 milyar dolarının götürüldüğü davada mahkeme salonu boşaldı! Bir güç ısrarla içeride kimseyi tutmadı! Yani devletin üzerine çıkabilen birileri vardı!

Bu örneği başka davalarda da görmek mümkündü! İçerideki her kapışmanın tarafları vardı!
CUMHURİYET kurulurken tek taraflı modifiye edilen yapı daha sonra içeride kendine rakip buldu!
İşte Köşk seçimlerinde silahların çekilmesine kadar varan çatışmanın da, muhalefet ve iktidar arasındaki kapışmanın da bilinmeyen gerçek nedeni budur!

Peki, nasıl bakacağız olaylara! İngiltere'ye gidip orada bir tur atalım!
Benjamin Disraeli, Robert Cecil (3 kez), Arthur Balfour, Andrew Law, Stanley Baldwin (3 kez), Neville Chamberlain, Winston Churchill, Antony Eden, Harold Macmillan, Alec Douglas-Home, Margaret Thatcher, John Mayor ve David Cameron...

Arada başka başka isimler olsa da Kraliçe'ye BAŞBAKANLIK yapanların çoğu ve en etkili isimleri hep MUHAFAZAKAR PARTİNİN içinden geldi!
Bizler CHP'nin bile tam olarak ne olduğunu bilmezken kim İngiltere'ye gidip Muhafazakarlar'a bakacaktı! Ama işte buralara gidip ter dökmezseniz ülkenizde ne olup bittiğini de anlama şansınız yoktu!
Peki bunların muhafazakar olmasının ne anlamı vardı!
Anlatalım!

Ne tesadüftür ki OSMANLI, İngiliz Yahudiler'den BORÇ almaya başladığı yıllarda Kraliçe'nin ülkesinde İSRAİL sözü gündeme geldi!

LOBİ'nin temelinin atıldığı dönem o dönemdir! Kitaplarda yazmasa da Rothschild ailesinin ağırlığını iyice artırıp BUCKINGHAM üzerindeki etkisinin gözle görülür hale gelmesi bu zamana denk gelir! Zaten İsrail LOBİSİ'nin orada kurulmasını sağlayan da bunlardır!

9.12.2014

İŞTE PARALEL ÇETENİN BÜYÜK VURGUNU : Pensilvanya merkezli paralel ihanet çetesi, uydurma sebeplerle disiplin soruşturmaları açarak bazı emniyet personellerinin sicillerini bozduğu hain planını devreye soktuğu ortaya çıktı.

Çatır Çatır Haram Yemişler! İşte Paralel Çetenin Büyük Vurgunu
Sabah'ın ulaştığı "Disiplin kararının yıllık dağılımı" dosyasına göre; 2008-2013'te 133 bin 597 emniyet personeline disiplin işlemi uygulandı. Bu dönemde 203 milyon lira taltif dağıtıldı ancak disiplin cezası olanlar bundan faydalanamadı. Paralel Yapı'ya bağlı olanlar ise ödül aldı, yükseldi, etkili konumlara getirildi. Paralel kadro oluştu. 
KİLİT PERSONEL ŞUBE 
Dosyaya göre; Paralel Yapı kendinden olmayan yüz binlerce emniyet personeline soruşturma açtı. Yapının emniyetteki üyeleri, yapıya mensup olmayanlara haksız disiplin cezaları verdi. Emniyette üst düzey görevli yapı üyeleri, 2008 ocaktan, 2013 Aralık ayına kadar 133 bin 597 polis ve polis şefine disiplin işlemi uyguladı. Bu bir rekordu. Bu yöntemle yapıya üye olmayan polisleri korkuttu.
SİCİLİ BOZ YÜKSELMEYİ DURDUR
Yapı, sanılanın aksine İstihbarat, Terör, Kaçakçılık ve Organize gibi şubelere değil, bu şubelerde personel alımı yapan ve Hukuk Şube'ye vekalet eden Personel Şube Müdürlüğü'ne ağırlık verdi. Sicil bozarak, atamalara müdahale ederek, yapı mensuplarını yükseltme amaçlandı. Yapıya üye olmayan polislerin yükselmelerini engellediler. Emniyette kendinden olmayanları adım adım takip eden yapı, ihtiyaç molası veren bazı polisler hakkında "Görev saatinde görev yerinde bulunmamak ve görevi ihmal etmek"ten bile soruşturma açtı.
5 YILDA 203 MİLYON LİRALIK TALTİF
Paralel Yapı istediği atamaları yaptı ve istediği gibi kadrolaştı. Disiplin tüzüğüne göre; polis atamalarında "Sicili bozuk ve soruşturma geçirmiş" polislerin ataması yapılamıyordu. Disiplin soruşturması geçiren ve ceza alan, atanamıyordu. Üstün başarı sağlasa da taltif alamıyordu. Bu 5 yılda polis ve şeflerine 203 milyon liralık taltif dağıtıldı. Paranın büyük bölümü paralel polis ve şeflere gitti. Paralel Yapı'ya bağlı polis şefleri, casusluk ve usulsüz dinleme operasyonlarında gözaltına alındıklarında "Haram yemedik" diye şov yapmıştı.
TALTİF REKORU YURT ATAYÜN'DE
Ancak eski İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Yurt Atayün, taltif listesinde 731maaşla birinci sırada çıktı. Eski İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer 490 maaş, "Haram lokma yemedim" diyerek şov yapan, İstanbul Terörle Mücadele ve İstihbarat Şubeleri'nin eski müdür yardımcısı Hayati Başdağ537 maaş, 17 Aralık sonrası açığa alınan Ertan Erçıktı 697 maaş ve Ömer Köse 428 maaş taltif aldı. 

 Sabah

8.12.2014

SEÇİM NEDİR : Bir seçimden mi ibarettir SEÇİM ? Sıradan bir hesaplaşma mıdır mesela? Nedir sahiden SEÇİM ? Ülkeler arası ilişkiler, ev sahibi ile kiracının durumu gibidir.

Önceden imzalanmış kontratlar, muhataplar arasındaki ilişkileri belirler.
Kim kimden ne alacak, ne kadar süreyle alacak, hepsi kontratta yazılıdır.
Kira kontratına imza atandan başkası,
sözgelimi baba imza attıysa kardeşi, evladı veya karısı söz sahibi değildir.
Ev sahibi muhatabını tanır.

Eski Türkiye’nin kontratı Lozan’da imzalanmıştır.
O tarihten bu yana Aziz Millet Anadolu’da kiracı,
hadi bilemedin ‘sömürülen halk’ durumuna düşürülmüştür.

“Öz yurdunda garipsin! Öz yurdunda parya!” diyen Necip Fazıl 
"Dünyada bin yıllık tarihi silinen ve o günü bayram olarak kutlayan başka bir millet yoktur." tespitini yaparken,
Lozan Kontratı’nı ve Emperyalistler’le yapılan bu kirli sözleşmeyi hayata dökmek gayesiyle Aziz Millet’e yapılan zulümleri kastetmiştir. 

Resmi tarihin bize emzpoze ettiğinin aksine,
Lozan Anlaşması, yaşlı Sevr’in makyajlı versiyonudur.
“Ne yap et Lozan’ı imzala dedi, ben de imzaladım” diyen İsmet İnönü,
Lozan’ın arkasındaki işbirliğini itiraf ederken,
“Bize 100 sene verdiler” gafı da, sözünü ettiğimiz kontratın itirafıdır.

Sevr’in ne olduğu ise okurun malumudur.

Şimdi sıkı durun!

Lozan Anlaşması ile ilgili olarak Resmi tarihin empoze ettiği tarih nedir?
24 Temmuz 1923.
Oysa bu tarihte atılan imzalar basit prosedürdür, tarafların meclislerinde onaylanmadan hiçbir önemi yoktur.
Önemli olan, Osmanlı Devlet-i Ali’sinin İstanbul Hükümeti’ne karşı Ankara’da Paralel Devlet kuran Mustafa Kemal ve arkadaşlarının,
Lozan’da verdikleri ‘Müslüman Milleti fakir ve pasifize, Batı’yla İşbirlikçi Kemalist tabakayı zengin ve lider yapma’ sözünü hayata geçirip geçirmeyeceğidir.    

Buyrun, bakalım:
Lozan Anlaşması’nı Türkiye 23 Ağustos 1923'te,
İtalya 12 Mart 1924'te,
İngiltere 16 Temmuz 1924 tarihinde onaylamıştır.
Anlaşma, 6 Ağustos 1924 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Yani?
Lozan’ı imzaladığımız esas oyuncu İngiltere, imzadan aylar sonra 3 Mart’ta ‘Hilafet Kaldırılıncaya kadar’ kendi imzasını tanımamış, sonrasında bile 4 ay “Acaba gerçekten başarabilecek mi?” diye beklemiştir!
Vatikan’ı barındıran İtalya da ‘Hilafet kalkana dek’ beklemiş, ancak 9 gün sonrasında kendi imzasını tanımıştır! 

Peki Sevr Anlaşması ne zaman imzalanmıştı?
10 Ağustos 1920!

Ortaya çıkardığımız net manzara şudur:
Emperyalizm, önce İstanbul Hükümeti’ni itibarsızlaştırmak ve Ankara Hükümeti’ne PR fırsatı vermek adına Sevr’i dayatmıştır.

Hep aynı şerefsiz tarifeyi mi uygulayacaksınız!

Hakikaten ayıp edilmiş sanatçıya...
Bırakın Erdoğan’ın tutumunu meşrulaştırmayı, bilakis Erdoğan’a çakmış... “Başbakan’ın anasına sövenlerle, Berkin’in anasını yuhalatanlar arasında ne fark var?” demeye getirmiş.
Biraz vicdan sahibi olan, Yavuz Bingöl’ün, “benzer fiiller” olarak değerlendirdiği bu iki tutumdan da yakındığını ama (nezaketinden ya da aşırı dikkatinden) meramını tam anlatamadığını görecektir.
Röportajı yapan şahıs (Ahmet Hakan Coşkun), dün, köşesinde, “Yavuz Bingöl hadisesi”nin teferruatını anlatıyordu; tetiği çeken el kendisi değilmiş gibi.
Daha doğrusu, Yavuz Bingöl hadisesini yazarak, kendisini olayların dışına çıkarıyordu.
Efendim, Yavuz Bingöl kendisine gelmiş, konuşmak ve dağılan imajını toparlamak istediğini söylemiş...
Eh, ne yapsın! O da Yavuz Bingöl’ü kırmak istememiş ve ortaya bu röportaj çıkmış.
Sanatçıya yönelik tepkinin bine katlanmasının nedeni de, Bingöl’ün söylediklerinin sosyal medyada “özetleniş biçimi”ymiş.
İyi söylüyorsun da muhterem, senin bu “özetleniş biçimi”nde hiç mi katkın yok?
Ne yapmış oldun?
Röportaj sırasında sormadığın, sormayı akledemediğin soruyu, deşifre esnasında röportaja ekleyerek(yani, “sormuş gibi” yaparak ve adamcağızı linç konsorsiyumunun önüne atarak) ne yapmış oldun?
Bu özetleniş biçiminin tek sorumlusu, bizatihi sen değil misin?
Ne çabuk elini yıkayıp çıkıyorsun?
Bu ne laubalilik...
Bu ne yüzsüzlük...
Hatta, bu ne terbiyesizlik!

6.12.2014

Cemaat İsrail'e infaz listesi verdi


Cemaat İsrail'e infaz listesi verdi

 İsrail’e Mavi Marmara gemisindekilerin listesinin  “paralel polisler” tarafından verildiğini iddia etti. Dilipak’ın Akit’ten Hüseyin Kulaoğlu’na verdiği röportajdan ilgili bölüm şöyle: 

“Cemaatin sizin hakkınızda başlattığı bir kampanya var.. “Tertiplediği Kudüs Gecesine Niye Katılmadı? Mavi Marmara Gemisinden Son Anda Niye İndi? İşte Bir “Garip” Adam Abdurrahman Dilipak..” diye birtakım sorular sorarak okurlarının sizin hakkında kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. Bu işin aslı nedir?

- Bunlar psikolojik harp taktikleri. Şecaat arz ederken sirkatlerini söylüyorlar aslında.. Yaptıkları itibar cellatlığı..

“Önce Mavi Marmara’ya bindi, sonra indi” dediler. Hiç binmedim, Şimdi “niye binmedi” diyorlar. Bir deli bir kuyuya bir taş atıyor, sonra uğraş dur. Aslında o zamanki Yeni Akit’e baksalar, ben her gün yazıyorum. Yıllık, haftalık, aylık tatilim yok. Nerede ise 43 yıllık hayatım, bütün iddialarım, yanılgılarım, çelişkilerim ile ne yaptım, ne ettimse, ne söyledim, ne düşündümse yazılı olarak kayıtlarda var. Ben, bir bakıma bu anlamda yakın tarihin yaşayan tanığıyım!

Mavi Marmara’nın sözcüsü idim. Dürüst iseler Bülent Yıldırım’a, İHH’ya sorarlar. Bana sorarlar. Ama mesele gerçeği öğrenmek değil, “Çamur at izi kalsın” türü bir kirli propaganda. Güya AK Partili milletvekilleri de, kimine göre önce gemiye binmiş, sonra inmişler. Kimilerine göre, gemiye binmekten vazgeçmişler. Oysa tek gerçek var, İngiltere’den gelecek aktivistler ile ilgili, onların gemilerinin sefere geç çıkması ile ilgili bir sorun vardı.

Bu arada konuyla ilgili bir başka gerçek daha vardı.. Bu Gazze konvoyunu İHH başlatmadı. İngiliz Milletvekili George Galloway’in başlattığı, onun çağrısı üzerine İHH’nın destek verdiği bir yolculuktu bu. İngiltere’den gelen gemiler hazırlıklarını zamanında tamamlayamayınca, yolculuk 15 gün ertelendi..

HER ŞEY İHH İLE ÖZDEŞ HALE GELDİ

Bu konvoyu İngiliz milletvekili düzenledi dediniz, peki nasıl oldu da İHH bu işin sahibi oldu?

-İngiltere’den bir, İrlanda’dan bir gemi gelecekti. Bir gemi İtalya’dan, bir gemi de Yunanistan’dan. Biz de bir gemi ile Türkiye’den katılacaktık. Ama 3 gemi ile katıldık, diğer ülkelerden gelen 4 gemi olacaktı. Ama bir aksilik oldu, İtalya gemisi Malta’da arızalandı. Yunan gemisinin de Kıbrıs açıklarında dümeni kilitlendi. Böylece Türkiye 3 gemi ile katılmış oldu. Avrupalılar 2 gemi ile. Zaten Mavi Marmara yolcu gemisi olduğu için, İsrail vatandaşları dahil, hahamı, papazı 30’a yakın ülkeden, insanlar Mavi Marmara’ da yolculuk ediyordu. Operasyon Mavi Marmara’ya yapılınca ve 9 şehid verilince, bir anda her şey İHH ile özdeş hale geldi. Gemiden yapılan canlı yayınlar ve İHH logosu da Gazze yolculuğunu İHH ile özdeşleştirdi.

PARALEL YAPIYI SUÇLUYORUM

Yani gemiye binmediniz, inmediniz, bir başka sorun daha var, siz Habertürk’de, demişsiniz ki, “gemidekilerin kimlik bilgileri hükümetin elindeydi. İsrail’in operasyon kuvvetlerinin elinde ise infaz edileceklerin pasaport fotokopileri vardı. Bu bilgileri İsraile hükümet sızdırdı”.. Tam olarak şöyle diyorlar: “Dilipak, Mavi Marmara faciasının yaşandığı 31 Mayıs 2010 günü Habertürk’te Balçiçek Pamir’in sunduğu Söz Sende programında AK Parti hükümetini Mavi Marmara yolcularının listesini İsrail hükümetine önceden verme töhmeti altında bırakacak iddialarda bulunuyor. Dilipak, şöyle konuşuyor: “Mavi Marmara gemisine binen Türklerin tam listesi sadece hükümete verilmişti. Ama bu baskın sırasında görüldü ki, gemiye inen İsrail askerlerinin elinde de birebir aynı liste var. Ve bu listeye dayanarak, İsraillilerin infazlar yapmış olma ihtimali var.”

- Böyle bir saçmalık olabilir mi? Sorunun cevabı aslında bugün paralel polislere karşı başlatılan casusluk davasında gizli. Bu kişilerin pasaportların kopyaları, Antalya’da gemiye binerken sahil gümrüğündeki pasaport polisinin elinde vardı. Bu bilgileri İsrail’e sızdıranlar, o polisler ya da onların bağlı olduğu derin merkezler olması gerekmez mi? Ben paralel yapıyı suçluyorum, onlar hem hükümeti Mavi Marmara ile kendi vatandaşlarını maceraya sürüklemekle suçluyorlar, hem de onların kimliklerini İsrail’e sızdırmakla. Bu bilgileri İsrail’e sızdırmaları muhtemel olan tek potansiyel suç grubu vardır, o da paralel polisler.. Hatırlarsanız, İsrail’in buradaki müttefikleri, daha önce de Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Gülcü’yü bir şekilde İsrail ile ilişkilendirmeye çalışmışlardı..”


YENİAKİT / Abdurrahman Dilipak

2015 SEÇİMLERİNDE YİNE HER YERDE BİR SİYASETİ DİZAYN KOKUSU KUMPASı VAR : CHP, MHP, DSP, LDP, DP, BTP, BBP, Dev Parti, TSİP, DYP, Kadın Partisi,Türk Parti , Büyük Anadolu Kalkınma Hak ve Adalet Partisi. Nasıl oldu da, birbiri ile yan yana gelemeyecek, yüzlerini görmekten rahatsız olacak 14 siyasal parti İnsanoğlu'nun arkasında toplanmıştı ?

Türk siyasetinde görülmemiş hedef

Yeni Türkiye'nin siyasi ve iktisadi istikrarında hayati bir eşik olan 7 Haziran 2015 seçimlerine 183 gün (6 ay) kala, derin odakların kumpasları hızlandı.

Hedeflerinde 2015 seçimlerinde Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun en az 330 milletvekili çıkaramaması, Yeni Anayasa hazırlayamaması ve sonuçta Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı'nda kuşatılması üzerine kurgulanan derin planlarla yine karşımızdalar. 

Her yerde bir siyaseti dizayn kokusu var. Her taşın altında göze batan kumpasları Başbakan Ahmet Davutoğlu Ak Parti'nin Kırklareli kongresinde açıkladı: "Perde gerisinde bir takım koalisyon çabaları var. 2015 seçimlerine doğru istikrarı tehlikeye sokacak şekilde siyaseti yeniden dizayn oyunlarına giriş hazırlıkları var. CHPHDP arasında altan alta görüşmeler var. 

Uluslararası stratejik akılların, siyasi ve iktisadi mahfillerde kurguladıkları 2015 Haziran seçimlerine yönelik kumpaslarla muhalefet cephesi hareketlendi, birileri yine ortalıkta gezmeye başladı. Sandıktan çıkamıyorlar, çeşitli kumpaslarla iktidarı devirmek için uğraşıyorlar.

Derin odaklar neden has 

Amerika Başkan Yardımcısı Joe Biden, Papa, Rusya lideri Putin Türkiye'ye geldi. Görünmez güç İngiltere Başbakan'ı Cameron 9 Aralık'ta Ankara'da olacak. 
Her biriyle görüşülen konuların her birinin dünya meselesi olduğu şüphesiz! Gelişmeler Yeni Türkiye liderliğinin küresel oyuncu olduğuna işaret ediyor.

 BU KADAR ÖNEMLİ DEVLET ADAMI GERÇEĞİ GÖRDÜĞÜ İÇİN ANKARA'DA DOLAŞIYOR.

 Newyork-Londra-
Berlin-Telaviv 
hattındaki Banka, Petrol, Silah Baronları ve Yahudi lobileri hasta oluyor.

Siyasi partiler cephesinde bir heyecan, bir trafik var ki sormayın. Ekmeleddin İhsanoğlu olayında biraz tecrübe kazanmışlardı. İnsanoğlu'nu, CHP, MHP, DSP, LDP, DP, BTP, BBP, Dev Parti, TSİP, DYP, Kadın Partisi, Hak ve Adalet Partisi, Türk Parti ve Büyük Anadolu Kalkınma Hareketi olmak üzere 14 siyasi hareket destekledi. Nasıl oldu da, birbiri ile yan yana gelemeyecek, yüzlerini görmekten rahatsız olacak 14 siyasal parti İnsanoğlu'nun arkasında toplandı?

Ekmel Bey'in arkasına konan lojistikte ikinci hedef 2015 seçimleriydi. 14 farklı fikir ve muhalif seçmen arasında geçiş için sıcak bir iklim yaratmayı denediler. "MHP ve CHP'nin bir aday üzerinde birleşmiş olması bir uzlaşma kültürünün başlangıcıdır. İşbirliği devam etmeli" görüşünü paylaşmışlardı.

1 Kasım'da İstanbul Barosu'nun Kanlıca'daki "Barobahçe" tesislerinde kamuoyu araştırmacısı Hakan Bayrakçı bazı formüller açıklamıştı: "AKP, CHP MHP ve HDP'nin dışında 5. bir parti yüzde 10 barajını nasıl aşar? Şu andaki tabloda CHP ve MHP'nin toplam oyu, en iyi ihtimalle yüzde 41-42 civarında.

Bu nedenle, farklı bir partileşme tablosu çıksa, bu yeni oluşum CHP ve MHP'den milletvekili çalar. Ama AK Parti'ye daha büyük zarar verir. Bu sistemle muhalefetin toplam sayısı 276'yı bile bulabilir"

Şimdi CHP- HDP, MHP -BBP, Emine Ülker Tarhan-İşçi Partisi arasında işbirliği-ittifak çalışmaları yürüyor.Fethullah Gülen'in kurdurduğu İdris Bal ve İdris Naim Şahin'in partilerini, Abdurahman Karslı'nın Merkez Partisi'ni, Saadet Partisi'ni yeni ittifaklara sokma planları yapılıyor. Anayasa mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, tesadüfen siyasete bomba atmadı. Seçim barajı kavgasını körükledi. Buradan 2015 seçimlerine olası şaibe tartışmaları sürdürülecek. AYM'den çıkacak karar sonrası, Yüksek Seçim Kurul'unun alacağı tavır manidar olabilir. 

SONUÇ: Bağımsız hareket eden, 100 yıl sonra Anadolu'nun sesini yakın coğrafyaya güçlü dalgalarla duyuran, YENİ TÜRKİYE isimli bir ülke var küresel odakların karşısında.

21'İNCİ YÜZYILI KENDİ ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA ŞEKİLLENDİREN YENİ EMPERYAL KÜRESEL DERİN ODAKLAR RAHATSIZ OLSALAR DA 2023-BÜYÜK TÜRKİYE YÜRÜYÜŞÜNÜ KESMEYE GÜÇLERİ YETMEYECEK.

TAKVİM / Bülent Erandaç

*******************

Abdülkadir Selvi Haşim Kılıç'ı fena yakaladı
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, seçim barajıyla ilgili yaptığı açıklamalar gündeme oturdu.


Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi, aynı konu hakkında Haşim Kılıç'ın geçmişte seçim barajıyla ilgili verdiği kararı köşesine taşıdı. 

Süleyman Demirel’in yüzde 10’luk seçim barajıyla ilgili başvurusunda Haşim Kılıç, yazdıkları karşı oy yazısında istikrarı ve barajı savunmuş.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, yüzde 10 olan seçim barajına ilişkin olarak yapılan hak ihlali başvuru için AYM’nin kararını 2-3 hafta içinde vereceği ve hak ihlali yönünde karar çıkarsa hemen uygulanmasına ilişkin sözleri karıştırdı.

Vesayet tartışmalarını alevlendiren Kılıç'ın sözlerini Selvi bugünkü yazısında değerlendirdi. AK Parti'ye çelme atma adına çıkış yaptığını savunan yazar, Kılıç'ı siyasi mühendislik yapmakla suçladı. Neden iptal kararı verilemeyeceğini yazan Selvi, yazısını böyyle tamamlıyor:

"Çünkü Anayasa Mahkemesi Başkanı da çok iyi biliyor ki, bireysel başvuru hakkını düzenleyen Anayasa Mahkemesi Kuruluş Kanunu'nun 45.Maddesi’ndeki hüküm olduğu sürece, seçim barajı konusunda bireysel başvuru kapsamında inceleme yapamaz.

Buna rağmen bir iptal kararı verse, Anayasa’nın 67.Maddesi’ndeki ”Seçimlere 1 yıl kala yapılan değişiklikler uygulanamaz” hükmü olduğu müddetçe, Anayasa değişmeden bu karar uygulanamaz.

AK Parti’ye çelme atma adına yaptığı bu çıkışla Haşim Kılıç, Anayasaya hakimiyetini tartışma konusu yaptırdı.

AİHM REDDETMİŞTİ

Yine çok iyi biliyorlar ki, bu konu AHİM’e gitti. Ve AHİM bunu reddetti. 3 Kasım 2002 seçimlerinde Şırnak’tan milletvekili adayı Mehmet Yumak ve Resul Sadak’ın, başvurusu üzerine 8 Temmuz 2008 tarihinde verdiği kararda dörde karşı on üç oyla, ” ihlal edilmemiştir” kararı vermiştir.

AHİM bu kararında Anayasa Mahkemesi’nin seçim barajını onaylayan kararlarına da gerekçede yer vermiştir.

Şimdi gelelim Anayasa Mahkemesi kararlarına.

Anayasa Mahkemesi’nin 1961 Anayasası'yla ilgili iki kararı var.

Biri Adalet Partisi Cumhuriyet Senatosu Grubu'nun başvurusu üzerine alınan 13.1.1966 tarihli karar. İkincisi ise Türkiye İşçi Partisi’nin müracaatı üzerine alınan 6 Mayıs 1968 tarihli karar.

1982 Anayasası'na göre alınan karar sayısı ise üç.

1.3.1984 tarihli karar Halkçı Parti Genel Başkanı Necdet Calp’in, 18.11.1995 tarihli karar Mümtaz Soysal ve Bülent Ecevit’in, 1.12.1995 tarihli karar ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başvurusu üzerine alınmış.

Ecevit ile Soysal başvurusunda, Türkiye milletvekilliği olarak bilinen ve 100 milletvekili olarak öngörülen düzenlemenin ve bölge barajının iptalini talep ediyorlar. Mahkeme başvuruyu yerinde bulup, iptal kararı veriyor. Haşim Kılıç ise iptal kararına karşı çıkıyor.

İSTİKRARI SAVUNMUŞTU

Karşı oy yazısında istikrarı savunuyor.

“Bu nedenle yasa koyucunun istikrar unsuru yönünde takdir ettiği seçim bölgesi barajlarının Anayasa’ya aykırı olmadığı düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmadım” diye yazıyor.

Süleyman Demirel’in yüzde 10’luk seçim barajıyla ilgili başvurusu üzerine Sacit Adalı ve Haşim Kılıç yazdıkları karşı oy yazısında da istikrarı ve barajları savunuyorlar.

O gün bırakın yüzde 10 ülke barajını, bölge barajının dahi iptaline karşı çıkan Haşim kılıç bugün ise yüzde 10 barajına karşı çıkan özgürlük savaşçısı Haşim Kılıç...

Yüzde 10 barajına başından beri karşı çıkan biri olarak sormak hakkım olsa gerek. Hangi Haşim Kılıç gerçek Haşim Kılıç..."

**************

Fethullah Gülen-CHP-MHP-Büyük Sermaye-Baronlardan oluşan, 'Yeni Türkiye'yi hançerleme koalisyonu 30 Mart öncesinde uygulamaya soktukları derin planlarını revize etmek zorunda kaldılar.

Baronların parti operasyonu

Hatırlayalım. Tayyip Erdoğan'ı tasfiye planı, 2013-2015 olmak iki yıla göre hazırlanmıştı ve başlıkları şöyleydi: