SAİDİ NURSİ BEDİÜZZAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SAİDİ NURSİ BEDİÜZZAMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.08.2014

BEDİUZZAMAN SAİDNURSİ nin GELECEĞE VASİYETİ

BEDİUZZAMAN SAİDNURSİ nin GELECEĞE VASİYETİ

İŞKENCELERE MARUZ KALDIM
 O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işken­ceye maruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulama- dım? Bu ahval adalet-i îlahi- yeye aykırı düşmez mi?
 ASIL CİNAYETİM BELLİ OLDU ;
 Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarım bula­mıyordum; üzülüyordum, muztarip oluyordum. Uzun senelerden sonra bana zulüm ve işkence yaptıklarının sırrını nihayet anladım. Bu işkencelere beni maruz kılan asıl suçumun ne olduğunu şimdi bildim: Ben kemal-i teessürle söylerim ki, benim suçum, bü­yük bir gaflet, büyük bir enaniyet eseri olarak, hizmet-i Kur’aniyemi şahsıma, maddî, manevî terakkiyatıma, ke- malâta âlet yapmakmış. Asıl suçum ve cinayetim işte bu! Bu musibetler, bu felaketler, bu işkenceler hep bu yüz­den, bu suçumdan. 
GAFLET UYKUSUNDAN UYANDIM
  Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah’a binlerle şükrediyorum ki bana bu suçu ilham etti, beni gaflet uy­kusundan ikaz etti. Ben uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak müthiş bir gaflete düşmüşüm. Şimdi hakikat bana münkeşif oluyor. Gayet kuvvetli manevî manialar beni bu sakat düşünüşten kurtarıyor. Ben hizmet-i imaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma, azabdan ve Cehennem’den kurtulmama, hattâ saadet-i ebediyeme ve­sile yapmama, yahut herhangi bir maksada âlet yapmama manevî gayet kuvvetli manialar beni men’ ediyor!.. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız haki­kattir, hakikat-ı imaniyedir
BİR SAİD DEĞİL, BİN SAİD FEDA OLSUN ; MADDİ MANEVİ HER ŞEYİMİ FEDA ETTİM ; Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız haki­kattir, hakikat-ı imaniyedir.

CEMİL MERİÇ SAİD NURSİ’Yİ NASIL TANIMLIYOR?

CEMİL MERİÇ SAİD NURSİ’Yİ NASIL TANIMLIYOR?

Cemil Meriç’in Bediüzzaman tanımı!
Büyük düşünür Cemil Meriç “Bu Ülke” adlı eserinde Bediüzzaman ve Nurculuk üzerine şunları söyler:
“Said Nursi bir kavga adamı. Yalçın bir irade. Taviz vermeyen bir mizaç, Tefekkürden çok iman. Tarihin içinden gelen ve kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandıran bir ses. Nurculuk bir tepki. Küfre karşı imanın bir tepkisi.”
Cemil Meriç’in Bediüzzaman hakkındaki bu görüşleri hiç şüphesiz söylendiği dönemin şartlarında çok önemlidir. Zira Nurculuk ciddi bir tehlike olarak görülüyor, neredeyse bütün nurcuların yaşamın bütün alanlarında izole edilmeleri için her türlü tedbire başvuruluyordu.
Cemil Meriç’in bu ifadeleri bu anlamda çok önemlidir ancak “tefekkürden çok iman” cümlesi Üstadı tam olarak anlatabilecek bir tanım olmaktan uzaktır.
Nitekim Bediüzzaman baştan başa bir iman ehli olmasının yanı sıra aynı oranda büyük bir mütefekkirdir. Ortaya koymuş olduğu eserleri ciddi bir tefekkürün yansımalarıdır zira. Bediüzaman’ın düşünceleri sıra dışıdır.
Bediüzzaman imanını tefekkürle buluşturan,  bir potada yoğuran ve bu hamurdan ortaya “Risale-i Nur” gibi şaheseri telif eden büyük bir müelliftir. Bediüzzaman tefekkür eden, memleket meselelerini en ayrıntılı bir şekilde analiz eden, reçeteler sunan ve çareler arayan bir zeka ve gönül adamıdır.
Bediüzzaman’ın fikri cephesi sıra dışıdır. Yani o hem iman ehli olarak, hem de mütefekkir olarak bu yüzyılın değil son birkaç yüzyılın en büyük zirvesidir.
Mesela,  döneminin devlet adamlarına ve hazırdaki durumuna göre değil, daha güçlü, bütünleşmiş kalıcı bir İslam coğrafyasının tesisi için fikri sahada ciddi görüşler  sunmuştur.
“Dinî Cerîde” adlı derginin  23 Mart 1909 tarihli 83′üncü sayısında neşredilen “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır” başlığını taşıyan makalesi üzerinde durulmaya, tartışılmaya değer bir makaledir. Ve hatta bütün İslam coğrafyasının kendisine rehber edinmesi gereken  dokuz tane madde vardır ki bugün  dahi uygulandığı takdirde bir çok sorunun çaresi olacağı aşikardır.
Bendeniz bu maddelere “Bediüzzaman’ın Dokuz Işığı” adını koydum ki gerçekten her biri ışık değerinde düşüncelerdir.
Peki bu maddelerde ne diyor büyük mütefekkir?
Dilerseniz maddeleri kısaca yorumlayalım.
Birinci ışık:” İslam alemine teknolojik medeniyete dayalı ilerleme anlayışını hakim kılmak.” Bu maddeye  baktığımızda günümüzde neden İslam coğrafyasında sorunların bitmediğini, hala yabancı medeniyetlerin bir nevi sömürgesi durumunda olduğunu anlamak  zor değil. Irak, Filistin, Bosna, Afganistan, Doğu Türkistan. Buralarda İslam nüfusu güçlü teknolojiler karşısında vahim soykırımlara tabi tutuldular. Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Biz bile gerek silah sanayide, gerek ilaç ve gerekse diğer alanlarda hala dışarıya bağımlı değil miyiz?
O halde Bediüzzaman’ın bu ışığı neden aydınlatmadı bizleri?
Çünkü yıllar yılı bu ışıktan faydalanması gerekenler onu sürgünlerde çürütmenin dışında onun  fikirleriyle ilgilenmediler ne yazık ki.
İkinci Işık:  İslam ülkelerinde eğitim-öğretim işlerinde ihtilaflı olan tekke, medrese, mektep arasındaki barışı sağlamak. Bugün, hala imam hatipli, ilahiyatlı, kolej mezunu arasındaki buzları çözememişiz. Bırakınız çözmeyi okullarda din ve ahlak dersi gibi insani bir alanı yok saymaya, kaldırmaya çalışan uygulamalar gördük. Eğitim öğretim işlerini hala yoluna koyamadık ve bunun derin sancılarını bütün toplum çekiyor. Öte yandan bilimi reddeden yaklaşımların islama vermiş olduğu zararları doğru okuyamadık.
Üçüncü Işık:” Bilim çevrelerinde bilimsel hürriyeti tesis etmek”.  Buyrunuz, hala üniversitelerde bunu sağlayamamışız. Bilim politize olmuş, bilim adamı siyaseten unvanlar alır olmuştur. Bilimsel özgürlük yok olmuş; bilim adamları çeşitli baskılara maruz kalmıştır yıllar yılı. Üniversitelerde bilim dışında her şey mubah sayılmıştır. Üniversiteler belli odakların yuvalarına dönüştürülmüştür. En büyük hürriyetsizliği de başı kapalı kızlarımız yaşamıştır ne yazık ki…
Dördüncü ışık:”Medreselerde bağımsız kürsüler oluşturmak.” Evet bu ışık nispeten gerçekleşmiş,daha doğrusu batılı bunu önce hayata geçirmiş her bilim dalında yan dallarda  yeni uzmanlık alanları neşet etmiştir. Ancak yıllar önce bunun gerekliliğine değinmiş olması, bahsettiği konuların neşv ü nema bulması bile bu büyük mütefekkirin uzak görüşlülüğü hakkında yeterince bilgi veriyor kanısındayım.
Beşinci Işık:”Genel anlamda vaiz ve hatiplerin yetişmesini sağlamak”. İmam Hatip Liseleri, İlahiyat Fakültelerinin ne denli gerekli olduğunu söylememize gerek yok sanırım. İnsanların dini bilgileri eğitimli insanlardan öğrenmesinin gereğini, dinin aslında yaşamın her alanında mevcut olduğunu gözden ırak tutmayan  bu düşüncelere katılmamak ne mümkün!
Altıncı Işık:” Osmanlılarda teknolojiye dayalı terakkiyi topluma ve okullara yaymak ve  bu meyli oluşturmak.” Düşen Osmanlı’daki zafiyeti görüp buna çareler arayan Bediüzzaman, bu düşüşün en büyük düşmanının bilim olduğunda ısrar eder. Bir çok yerde İslam coğrafyasında dinin yanlış yorumlanmasından, cehaletten kaynaklanan düşüşün ve sefaletin tek çaresi vardır bu da bilim ve fendir. Toplumu yıkan üç düşman vardır zira; cehalet, zaruret, ihtilaf. Bu düşmanların imhası da terakki’dir. Böylesi çağdaş ve uzak görüşlü bir mütefekkir yüzyıl sonrasının da reçetesini sunuyor böylece.
Yedinci Işık:” Hilafet Makamının islahı gerekmektedir.” Bediüzzaman, Hilafet makamının ıslahında neden gerek duymuştur acaba? Çünkü aradan geçen zaman diliminde padişahlık kurumunun nasıl bir yıpranma sürecine girdiğini, bunun ülkeye ne türlü felaketler getirdiğinin farkına varmıştır. O halde yeni tedbirler gerekli hale gelmiştir. Nitekim o dönemlerde  bir takım yetki kısıtlamaları yoluna gitmiştir Osmanlı meclisi.
Sekizinci Işık: “Osmanlı’ya Osmanlı toplumuna  “Osmanlılık” ruhunun zerki gerekmektedir.” Bu madde aslında çok önemli bir maddedir. Bir çok ırka mensup insanın yaşadığı bu topraklarda Osmanlılık bilincinin egemen olması,  ilk dönemlerdeki beylikler dönemine geri dönülmesinin önüne geçilmesi için en etkili yol gibi gözüküyordu. Zira bugün bile bir takım açılımların ortaya çıkma zorunluluğu tamamen bu Osmanlılık ruhunun yitirilmiş olmasının bir nevi resmidir. Soy sop faslına girilen bir coğrafyada olup biteceklerin farkındadır Bediüzzaman.
Dokuzuncu ışık: ”Milli Birliğin Sağlanması, ihtilaftaki Kürtlerin maddi ve manevi desteklerinden yararlanmayı sağlamak.” Sanırım dudak uçuklatan en önemli maddeye gelmiş bulunuyoruz. Evet daha o zamanlar doğudaki sorunları doğru okuyup analız eden Bediüzzaman, bu bölgeye ciddi olarak ilgilenilmesi gereğine işaret edip, eğitim başta olmak üzere iktisadi ve toplumsal hususlarda reçeteler sunuyordu. Zira Hamidiye Alaylarının oluşturulması da büyük Abdülhamit’in doğudaki sorunları azaltmak ve Kürtlerden yararlanmak, onlara Osmanlılık ruhunu kazandırmak amacını taşımıyor muydu?
Ona göre Müslüman’ın tek bir amacı olmalıydı. Birlik ve beraberlik içinde  “i’la-yı Kelimetûllah’ı bütün cihana hakim kılmak”. Müslüman’ın en büyük düşmanı ise cehalet, zaruret ve ihtilaf olmaydı, Müslüman değil!
Bediüzzaman’ın dokuz ışığını anlamak, anlatmak ve uygulamak umuduyla.
Muhabbetle Efendim…

EĞİTİMDE BEDİÜZZAMAN MODELİ


EĞİTİMDE BEDİÜZZAMAN MODELİ
Yazar : Halit Ertuğrul          Yayınevi : Nesil Yayınları



Eğitimde Bediüzzaman Modeli

Özellikle son iki asırdan beri, İslam Dünyasında şiddetli bir kimlik krizi yaşanmaktadır. İnanç dokusunun tahribatının neticesinde yeni nesillerin fikir dünyasında hileler ve şüpheler ortaya çıkmıştır. Bugün toplumun tüm kademelerinde yaşanan dram, aslında bu şüphelerin sonucudur. Bu tahribata karşı Bediüzzaman Said Nursî, Kuranın çağlar üstü fıtrî mesajını toplumun her kesimine ulaştırarak, milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur ve halen de olmaktadır. Bediüzzaman, her kesime iman eksenli bir eğitim modelini tavsiye etmektedir. Peki, bu model nasıl bir modeldir? İşte elinizdeki kitap, bu modeli incelemekte ve Bediüzzamanın çağlar üstü mesajını günümüz insanına sunmaya çalışmaktadır.

Eğitim ve Çocuk

EĞİTİMDE BEDİÜZZAMAN MODELİ
Yazarı: Halit ERTUĞRUL
BİRİNCİ BÖLÜM
NEDEN BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

Bediüzzaman modelini iyi anlayabilmek, onu yeteri kadar tanımamıza bağlıdır. Altmış, Yetmiş yıldır yazılı olarak, menfi bir tarzda kamuoyuna tanıtılan Bediüzzaman’a resmi ideoloji de kapılarını açmaya başladı. Vatanımızın zor günler geçirdiği şu zamanda, onun fikir ve görüşleri o kadar alaka uyandırdı ki, ‘Her kitapçı onun eserlerini bulundurmayı, her medya programcısı da onun fikirlerini ele almayı, yeni çareler olarak gördüler. Okuduğu bir gazete haberi, onun ruhunda fırtınalar koparır. İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladistan:

‘Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olmayız. Ne yapıp yapmalı, Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veyahut müslümanları ondan soğutmalıyız’ demişti.

Bediüzzaman’da buna karşı şu sözü vermişti: Ben de Kur’anın sönmez ve söndürülmez bir manevi güneş olduğunu tüm dünyaya ispat edeceğim. İşte Bediüzzaman’ın yaygın ifadesiyle Nurculuk hadisesinin bütün gayesi bu cihete matuf olmuştur.
Doğunun eğitim problemini çözmek için, fen ve din ilimlerinin beraber okutulacağı bir üniversite açılması gayesiyle 23 yaşındayken İstanbul’a gider ve projesini bizzat padişaha takdim eder.
1911 yılında Şam’a gider ve orada meşhur hutbesini okur. Herkesin karamsar tablolar çizdiği gelecekten O:

‘İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyyetin olacak ve hakim, hakaik-i Kur’aniyye ve imaniye olacak’ diyerek ileri görüşlülüğünü ortaya koyar.
Aynı yıl, şark vilayetlerini temsilen Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahatine katılır. Van’da kurmayı düşündüğü üniversite projesini padişahla görüşür. Onun da desteğiyle Van Gölü kıyısına temelini atar.

Bediüzzaman, vatanın kurtuluşu için vazife üstlenerek Birinci Dünya savaşında Ruslara karşı gönüllü alay komutanı vasfıyla talebeleriyle birlikte savaşa iştirak etmiştir.
İngilizler İstanbul’u işgal edince, Ankara’ya davet edilir. Ankara’da aradığını bulamaz. Kendisine teklif edilen mebusluk, umumi vaizlik ve diyanet işleri reisliği gibi bir çok imkanı reddederek Van’a gider ve Şeyh Said isyanını önlemek için çok çalışır. İsyana katılması için yapılan teklife karşı verdiği cevabı ise çok manidardır:
‘Türk milleti asırlardan beri İslamiyyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok Veliler yetiştirmiş ve şehidler vermiştir. Böyle bir milletin torunların kılıç çekilmez. Kılıç harici düşmanlara çekilir. Dahilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegane kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir’.

Hayat çizgisini şöyle ifade eder:
‘Ben cemiyetin iman selameti yolunda dünyamı da, ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne de Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cennet’i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.
Risale-i Nur’u anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içine saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asrı hazırın (şimdiki asrın) fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususda en derin meseleleri hallettim. Hatta bu hususda bazı eserler telif eyledim.
Onun fikirleri incelendiğinde, ilk hareket noktasının, semada nazil olan Kur’an’ın hükümlerini akla tesbit ettirmesi ve islamın bütün meselelerini akla yaklaştırmanın mümkün olduğu kanaatidir.

Bediüzzaman’ın gerçekleştirmeye çalıştığı iman ve Kur’an hizmetinin saf ve berrak kalabilmesi için, birtakım siyasi mülahazalardan uzak durmak istediğini görmekteyiz. Fiili siyasete itibar etmeyişinin gerekçelerini yazmış olduğu eserlerinde uzun uzun açıklar:
‘Cazibesi ile meraklıları kendi ile meşgul eder. Hakiki ve büyük vazifeyi unutturur. Tarafgirlik meylini verir, zalimlerin zulmünü hoş görür, şerik olur’ sözleri, neden siyasetten uzak duruşu için yeterlidir.
Ona göre toplum içinde tansiyonun yükseltilmesi, insanların karşı karşıya getirilmesi ve şiddet hareketleriyle arzu edilen neticenin elde edilmesi mümkün değildir:
‘Bütün hayatımda, bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahilde değil, ancak harici tecavüze karşı istimal edilebilir. Vazifemiz dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir’.

Bediüzzaman’ın en bariz vasıflarından biri de ümitli oluşudur:
‘Bila perva ilan ederim. itikad ve yakinimdir. Hak, neşv-ü nema bulacaktır. (yeşerecektir.) Hem de, itimadımdır ki, istikbalde hüküm sürecek ve her kıtasında hakim-i mutlak olacak yalnız hakaik-i İslamiyedir’.
Bütün şartlarda, yılmadan ve çekinmeden iman hizmetinden sebat ederek, şevk ve şükürle Kur’an davasını yürütmesi, erişilmez bir hususiyyeti olarak takdir görmektedir:
‘Saçlarım adedince başlarım olsa, her gün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem’. Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakaik-i Kur’aniyye’ye feda olan bu başı zındıkaya eğmem. Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa, sizin zevkiniz bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz’.
Bediüzzaman’daki fikri istikrarın ve tenakuzların olmayışının esas sebebi şöyle izah edilmektedir:

‘Risale-i Nur’daki hakaik, doğrudan doğruya feyz-i Kur’an’dan mülhem hakaik-i imaniyyedir; zaman ve zemine göre değişmez ebedi hakikatlardır’.
Risale-i Nur’un kaynağının yalnızca Kur’an olduğunu ve Kur’an-ın bu asra bakan hususiyetlerinin Bediüzzaman tarafından eserlerine güzel bir üslübla yansıttığını müşahade etmekteyiz. Bediüzzaman’ın şu ifadeleri bu konuyu çok güzel aydınlatır:
‘Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i baki varken, başka burhan (delil) aramak aklıma zaid (lüzumsuz) görünür. ‘Elde Kur’an gibi bir burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir!?

İKİNCİ BÖLÜM
BEDİÜZZAMAN’A GÖRE GERİ KALMANIN ANA SEBEPLERİ

Osmanlı’nın mevcut şartlarını düzeltmek için Batı’nın insanlık, barış ve refah gibi yararlı yönlerini almakta bir sakınca görmeyen Bediüzzaman, Batı’nın sefahatine, başıboşluğuna ve toplumu dejenere eden keşmekeşliğine karşı çıkar:
‘Bunun içindir ki, medeniyet yolunda bizim örnek tutacağımız millet, Japonlardır. Onlar Avrupa medeniyetinin bütün güzelliklerini aldılar. Fakat, bekalarının temeli olan milli adetlerini muhafaza ettiler’ diyerek Japon’ları örnek gösterir.
Şu tespitleri ise çare konusunun bir başka yönünü ortaya koymaktadır:
‘Şimdi hüküm ferma şecaat-i imaniyye ve akliyye ve fenniyyedir. Bazen bir münevverü’l-fikir yüze (yüz kişiye) mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız, şecaat-i Kur’aniye cevherinden yapmalısınız’.


25.07.2014

DÜNYA BARIŞI İÇİN BEDİÜZZAMAN MODELİ




Değişim sancıları içerisindeki,


başta Türkiye ve âlem-i İslâm özelinde tüm dünya için ;


Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said

Nursî’nin örnek hizmet anlayışı özetleniyor

BEDİÜZZAMAN TOPLUMSAL VE KÜRESEL BİR REALİTEDİR


TBMM’de Meclis Anayasa Komisyonu’na Bediüzzaman’ın görüşleri çerçevesinde


ana beklentiler raporunu sunan Genç Hukukçular topluluğu sözcüsü Said Mürsel


Çeşitcioğlu, Türkiye için anayasa hazırlanırken Bediüzzaman gibi bir realiteye de kulak


verilmesinin şart olduğunu söyledi.


Genç hukukçular kimdir, nasıl bir oluşumdur?


Biz esasında Risale-i Nurlar’dan bir şekilde


haberdar olmuş, Bediüzzaman’ın fikirlerini ülkenin


geleceği için incelenmesini gerekli ve önemli


bulan bir grup arkadaştık. Ve bu grup zaten uzun


bir süredir de çalışmalar yapıyordu. Yeni anayasa


süreciyle birlikte, Bediüzzaman’ın görüşleri çerçevesinde,


anayasal talep ve beklentilerin kaleme


alındığı bir rapor hazırladık. Bu rapora farklı üniversitelerden


isimler katkı sağladı. Ve bu çalışma


İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın çatısı altında


gerçekleştirildi. Özeti de budur.


Anayasa taslağını nasıl hazırladınız, nasıl


bir çalışma süreci var işin içinde?


Anayasa taslağı değil aslında, kamuoyunda


karıştırılan böyle bir şey var, biz bir taslak ortaya


koymadık, bir rapor ortaya koyduk. Bu rapor


şu: Anayasa toplumsal bir sözleşme olduğu için,


toplumdaki her kesim, sokaktaki vatandaşı, işçisi,


köylüsü, herkesin bir şeyler söylemesi icap eder.


Dolayısıyla bu süreçte de, Türkiye’de ve dünyada


okuyucuları 10 milyonlara ulaşmış bir müellifin


görüşlerini paylaşmak, en tabi, en doğal bir haktır.


Kişisel görüşlerimizden farklı şeyler olabilir


raporda.Topluluğumuz içerisinde raporda belli


noktalarda farklı düşünen arkadaşlar da vardı.


Fakat bir konsensüs sağlandı ve objektif olmaya


çalıştık. Rapor olmasını özellikle vurgulamak


istiyorum, çünkü, taslak deyince anayasa böyle


olmalıdır şeklinde bir devlet düzeni öngörüyorsunuz


ve biz Said Nursi’nin devlet modeli öngördüğünü


düşünmüyoruz. Uygulamaya dair önemli


tavsiyeleri var, 1909’da bunu ifade etmiş, Hutbe-i


Şamiye’nin Zeylinin Zeyli’nde. Bu raporda,


Hutbe-i Şamiye’nin Zeylinin Zeyli’ndeki 33


maddelik Bediüzzaman Said Nursî’nin anayasal


düzenine ilişkin, talep ve beklentileri esas alındı.


Üzerine de Risalelerin farklı yerlerinden 11 tane


anayasal talep ve beklenti niteliğinde madde konuldu.


Dört aylık bir çalışma. Türkiye’nin temel


meseleleri de belirlendi bu 11 ekstra madde için.


Bu çalışma da yöntem olarak şu şekilde oldu.


Risale-i Nur’dan referans metni koyduk. Buradan


çıkardığımız genel ilkeyi ifade ettik. Bu metinden


çıkan genel ilke hukuki anlamda budur, izah


ve gerekçe konuldu. Dünya anayasalarından ona


paralel maddeler konuldu. Bunu şunun için söyledik,


bakın, Bediüzzaman’ın 100 yıl önce söylediği


şeyler, bugün dünya anayasalarında birer


madde olarak mevcut ve biz hala bunun gerisindeyiz.


100 yıldır aynı konuları tartışıyoruz. Bunu


da göstermek için... Ve insanlar isme ve şekle çok


takıldığı için günümüzde buna takılmaması için


de dünyadan örnekler olduğunu gösterdik. Mesela


örnek vermek gerekirse, Bediüzzaman diyor


ki kamu görevlileri millete amir değil, milletin


hizmetçisidirler. Güney Kore anayasasında aynen


şu ifade var: Tüm kamu görevlileri, tüm milletin


hizmetçisidirler ve bütün milletin önünde


sorumludurlar. Şimdi aynı bu ifade çok paralel...


Bu şekilde maddeler koyduk.Bir de şu önemi var,


Bediüzzaman’ın diğer çağdaşı ve daha sonraki


din alimlerinden farklı kılan demokrasi, anayasal


düzen, parlamenter sistem, bunlara çok ciddi atıflar


yapmış olması. Dolayısıyla dinin siyasete alet


edilmesine de karşı bir insan.


Peki neden referansınız Bediüzzaman oldu?


Şöyle, bu ülkedeki en önemli iki problem,


ırkçılık ile din ve vicdan özgürlüğüdür. Kapatılan


partilere baktığımız zaman bunu çok açık ve net


görebiliriz. Bediüzzaman, köken itibariyle doğudan


gelmiş ve dindar bir isim,bu problemlere de


önemle değinmiş. Dünyada Bediüzzaman’a ilgi


çok daha farklı hiç beklemediğiniz tepkiler alabiliyorsunuz.


Almanya’da havalimanındaydım,


biriyle tanıştık, adımın Said olduğunu öğrenince,


Said Nursi’yi tanıyıp tanımadığımı sordu.


Bir gün Belçika’dan Fransa’ya gidiyordum, yolda


Faslı bir mühendisle konuştuk sohbet ettik, yine


ismimden dolayı bana “orada bir alim var, hapishanede


küçük küçük kağıtlara kitap yazmış, ifadesini


kullandı. Türkiye’de Bediüzzaman’a karşı


sanal bir önyargı var. Yani reel değil. Ama dünyada


öyle değil. Mesela Oxford Üniversitesi’nde


Said Nursi’yi anlatan bir kitap vardır.Ezher’de,





Amerika’da, İngiltere’de kürsüler,ciddi akademik


çalışmalar vardır ve dünyada 50 küsur dile


çevrilmiştir bu eserler. Güney Asya’da üniversitelerde


ders olarak okutuluyor. Bu sene hakkında


iki tane film çekilmiş, izleyici sayısı toplam


üç buçuk milyon civarında. Şimdi böylesi geniş


bir kesimin, anayasal talep ve düşüncelerini ifade


etme hakkı yok mu? Neticede bu toplumsal


bir sözleşme. Kaldı ki Türkiye’nin en önemli iki


problemine ışık tutan görüşleri var.


Peki Risale-i Nur’daki temel prensipler


anayasa hazırlığında nasıl bir rol oynayabilir?


Biz burada Risale-i Nurdaki temel prensipler


arasından şunu söyleyebiliriz; Bediüzzaman’ı


farklı kılan, İslamiyet ve demokrasinin birbiriyle


çelişmeyeceğini göstermiş olması. Demokrasiyi,


hak ve özgürlükleri savunurken, anayasal düzeni


savunuyor, bunu Saltanat, Meşrutiyet, Cumhuriyet


devrinde de savunuyor. Bunun yanında


da hukuki anlamda ortaya koyduğu şeyler var,


mesela, Doğu’da Kürt aşiretleri Meşrutiyete karşı


çıktığı zaman, şöyle söylüyorlar, diyorlar ki,


biz Ermenilerle nasıl eşit olabiliriz, o da diyor


ki, eşitlik, fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır.


Hukukta ise şah ve geda birdir. Yine, bu milletin


geleceğinin Ermenilerle barış içinde olması


gerektiğini söylüyor. Bunun yanında mesela Ermenilerle


ilgili soruda, Ermeniler vali ve kaymakam


oluyor, nasıl olur dediklerinde, Meşrutiyet


millete hizmettir. Vali ve kaymakamsa amir değil,


ücretli hizmetkârdırlar. Yani klasik bir bakış


açısı sunmuyor. Dolayısıyla Bediüzzaman’ı farklı


kılan bir nokta var, din ve vicdan özgürlüğünün


yaşanması bağlamında idarenin eylem ve işlevlerinin


şeffaf olması bağlamında sunduğu şeyler


var. Mesela efkarı amme didebandır, gözcüdür,


diyor. Kamuoyunu önemsiyor.


Bediüzzaman, Cumhuriyet’e, anayasal düzene


ve demokrasiye nasıl bakıyor?


Burada Bediüzzaman’ın toptan bütün eserlerini


tarayarak bir çalışma ortaya koymadık, bunu


da ifade etmek isteriz. Dedik ki, Türkiye’nin en


önemli temel sorunları nedir? Bediüzzaman bu


temelde ama daha başka noktaları da ortaya koyarak,


görüşlerini yansıtmak istedik. Bu da işte


Hutbe-i Şamiye’nin Zeylinin Zeyli paralelinde


oldu. Bediüzzaman’ın nasıl baktığına gelince,


şimdi bir kere Bediüzzaman’daki en önemli


özellik şu, siyasal İslam’a karşı olduğunu görüyoruz,


bu çok önemli bir hadise. Diyor ki din


kutsal bir değer, siyaset üstü bir değer. Dolayısıyla


dinin siyasete alet edilmesine karşı... Fakat


laikliğin, militan bir laiklik anlamında uygulanması,


dinin siyasete alet edilmesine de sebep


oluyor. Bediüzzaman’ın din ve vicdan özgürlüğü


bağlamında algıladığı laiklik nötr laiklik ya


da pasif laiklik dediğimiz bugün Amerika’da ve


İngiltere’de kullanılan laiklik. Mesela bu bağlamda


Türkiye’de ufuk açıcı bir nokta var. Yine


Bediüzzaman’ın müspet hareket dediği bir yöntemi


var. Yani asayişe ilişmeme, kanunlar içerisinde,


mümkün mertebe reaksiyoner değil, aksiyoner


olma, düşmanlık etmeme, kendi davasını


anlatma gibi yönleri var. Onun dışında mesela


çoğunlukçu bir demokrasiyle alakalı, şunu söylüyor,


muhalif hareketler adaletin bir gereğidir


ve meşrudur. Her hükümette muhalif hareketler


bulunur. Biz bugün bile çoğunlukçu demokrasi


mi çoğulcu demokrasi mi, bunu tartışıyoruz.


Yine mesela Cumhuriyetin isim ve resimden


ibaret olmamasını istiyor. Yani gerçek manada


demokratik bir Cumhuriyet. Ve bunu savunurken


de, ilkesel bir şekilde savunuyor. Yani farklı


devirde, farklı savunmuyor. Bunu Osmanlı’da da


savunuyor. En basit bir örnek, henüz II. Meşrutiyet


ilan edilmediği bir dönemde karınca misalini


verebiliyor. Bu karınca taifesi Cumhuriyetçi oldukları


için ben bunları ödüllendiriyorum diyor.


Daha ortada Meşrutiyet yok, Cumhuriyet 1923


yılında kuruldu. Bediüzzaman bunu bundan on


yıllar önce söylüyor. Yine, cumhuriyetin adalet,


meşveret ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulması


gerektiğini ifade etmiş.


Üstad’ın devlet ve hukuk anlayışını özetler


misiniz?


En azından bizim gördüğümüz kadarıyla,


önerdiği bir devlet modeli yok. Fakat ilkesel


bazı yaklaşım ve tavsiyeleri var. Bedüzzaman,


Türkiye’nin örnekliğini önemsiyor. İnsanlığa


karşı sorumlu bir anayasa olmasını istiyor. Yani


mesela o kadar ki, bitkilerin ve hayvanların dahi


korunacağı bir anayasa istiyor. Mesela ‘hukukullah’


ifadesini kullanmış. Yani kamu hukukunun


korunması, çevrenin bitkinin, yer altı yer üstü


kaynaklarının korunmasından söz ediyor. Hukuk


nizamı açısından da mesela şu ifadeyi veriyor,


“Adliye, kim gelirse gelsin önüne, bilâtefrik bağımsız


ve tarafsızdır.” Yargının bağımsızlığını ve


tarafsızlığını savunuyor. Çünkü bir İslam âliminin


bunu savunmuş olması, bugün Türkiye’de hem


dindarlara yönelik, hem dünya Müslümanlarına


örnek bir tavırdır. Biz bunu sadece gösterdik. Ve


bu noktada da, gerek demokrasiye gerek hak ve


özgürlüklere gerekse anayasal düzene muhalif bir


şey sunulmadığı kanaatindeyiz.


Sizin sunduğunuz görüşler bağlamında hazırlanacak


bir anayasanın toplumda kabul görmesi


nasıl olur? Şimdiye kadar gelen tepkiler


nasıldı?


Bu rapor TBMM’de milletvekillerinin çok


ciddi takdiriyle karşılaştı. CHP milletvekili Atilla


Kart hukuk tekniği açısından mükemmel bir


rapor ifadesini kullandı. Yine komisyon üyeleri,


komisyonda olmayan farklı üyeler bunu deklare


ettiler. Bunun yanısıra Twitter’da TT oldu, çok


konuşuldu. Her ne kadar medyanın çarpıtması


olmuş da olsa yorumlara baktığımızda genel


anlamda bir sahiplenme, beğenme, takdir edilme


görüyoruz. Sadece dindar insanlardan değil, liberal


insanlardan aldık. Ve çok enteresan bazı sosyal


demokrat milletvekilleri, “Biz Bediüzzaman’ın


böyle düşünceleri olduğunu bilmiyorduk” dediler.


Kapakta Bediüzzaman’ın fotoğrafı olmasını


eleştirenler de oldu ama ne yani Marksist Düşüncede


Hukuk diye bir çalışma yapsak, Marx’ın


fotoğrafını koymayıp kendi fotoğrafımımızı mı


koyacağız? Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde


çok çarpıtıldı olay. Bir kere basın mensubu yoktu.


Ve meclis kayıtları orada. Bazı yalan içerikli


haberler de var, onun için yasal haklarımızı kullanacağız.


Çarpıtmalar aslında şundan da kaynaklanıyor


olabilir. Biz raporun gerekçe ve izah


kısmını gerek zaman açısından, gerek görüşleri


sınırlandırmamak adına sunmadık. Netice itibariyle


bu anayasal taleplerin somutlaştırılması


istendi. Bize bunu biraz açın ne demek istiyorsunuz


dendiği zaman bazı izah edici mahiyette


ifadeler kullandık. Mesela ne dedik; devletin


içki üretmek gibi bir görevi olmak zorunda değil.


Özel teşebbüslere bırakabilir. Veya piyangoyu


özel teşebbüslere bırakabilir, dedik. Ama bu


medyada milli içki olmasın, milli kumar olmasın,


yasaklansın diye yansıtıldı. Mesela en önemli


nokta zina ile ilgili bölüme değinmek istiyorum.


Yakın zamana kadar zaten zina suçtu. Eğer bu


böyleyse o halde Türkiye’deki o zamanın bütün


idareciler yobazdır. Ve bugün ceza hukukçusu diyebileceğimiz


çok da popüler isimlerden zinanın


hala suç olması gerektiğini savunan insanlar var.


Biz şunu söyledik; zina dini dinamikleri kuvvetli


bir toplumda aile yapısına zarar verir, devletin


asli görevlerinden biri değil bu denildi. İnternet


yasaklansın diye haber yapıyorlar, internet neden


yasaklansın biz dünya anayasa örneklerini zaten


internetle bulduk. Dolaysıyla burada sanal bir


önyargı var, harbi bir tavır yok.


Anayasanın şahıs referanslı da olmaması


gerektiği de söylendi. Buna ne dersiniz?


Biz burada Bediüzzaman’ın şahsını içerikte


referans alan bir anayasa taslağı hazırlamadık,


zaten kişilerin öne çıkarılmasına karşıyız.


Bediüzzaman’ın eserleri dünyada ve Türkiye’de


bir realitedir. Ve demokrasi ve cumhuriyet bu


ülkede yaşayan bir halkla anlam ifade eder. Dolayısıyla


Bediüzzaman bu ülkenin bir değeriyse


onun öğretisine bu kadar sahip çıkan insanların


olduğu bir ülkede, yeni bir toplumsal sözleşme


sürecinde talep ve beklentilerin iletmesi de son


derece demokratik ve rasyoneldir.






BEDİÜZZAMAN’DAN PROJELER


Bediüzzaman’ın Nur Külliyatı, özellikle “Mektubat” adlı eserindeki “Uhuvvet Risalesi”, “Onaltıncı, yirmiikinci ve yirmialtıncı mektupları” hakiki bir milli barış ve kardeşlik projeleridir. Bediüzzaman, siyaset adamı değildir ama, Türkiye ve dünya siyasetine yön veren adamdır. Kaleme aldığı iman hakikatleri, barış ve kardeşlik projeleriyle Türkiye’ye, dolayısıyla da dünya siyasetine denge ve istikrar kazandırmıştır. Başlattığı iman hareketi ve kaleme aldığı iman hakikatleriyle Bediüzzaman, Türkiye ve dünyada denge ve istikrar siyasetinin mimarı olmuştur.


O okundukça ve okuyucuları arttıkça bu denge ve istikrar gün geçtikçe kuvvet kazanacak, dünya, beklenen, özlenen ve gözlenen gerçek baharına, altın çağına, saadet asrına kavuşacaktır, inşallah. Çünkü o, Allah dedi, Peygamber dedi, başka bir şey demedi. Bir insan Allah’ın rızasını ve gücünü yanına alır, Peygamberin cehd ve gayretini kafasına koyarsa ona ne dayanır? İşte Bediüzzaman bunu yaptı. Bunu yaparken güzel bir yol ve güzel bir yöntem kullandı. İşte o yol ve yöntemin anatomisi:


1-Müsbet hareketi esas aldı. Hikmetle, güzel öğütle davetini yaptı. “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” dedi. Muhabbete muhabbet besledi ve düşmanlığa düşman oldu. Okuyucularına da bunu öğretti. Sevgiden yoksun kalmış bir dünyada bu önemli bir olaydır.


2-Davasını anlatırken, tebliğini icra ederken icbar, zor ve zorbalık yolunu değil, ikna yolunu seçti. Tatlı ve yumuşak üslûbu esas aldı.


3-Adaletin ve özgürlüğün savunucusu oldu, diktaya ve cuntaya boyun eğmedi.


4-Zindanlarda kendisine yer hazırlayanlara, zulüm ve işkence yapanlara beddua etmedi. Ta ki onların masum çocukları babalarına gelen zarardan acı çekmesin.


5-O beş esası sinelere yerleştirmeye çalıştı. Onlar da: Hürmet, merhamet, emniyet, haramdan kaçınma, itaat ve ibadet etmekti.


6-Ona göre din ve dindarlık, iman hakikatlerinin tahsili, doğal ve zorunlu bir ihtiyaçtı. Onun için bütün mesaisini buna tahsis etti.


7-Dünyayı oyun ve eğlence yeri değil, ahiretin bir tarlası ve Allah’ın isimlerinin bir aynası gördü.


8-Kendisi ve talebeleri barış ve asayişin gönüllü muhafızı oldu. Bu hususta yönetimden kendisine destek istedi.


9-Yönetimdekilere, başarılı olabilmeleri için, Allah’ın kanunlarına uygun hareket etmeleri gerektiğini söyledi.


10-Kâfire “hey kâfir!” demeyi eziyet saydı. Köre “hey kör!” demek eziyet olduğu gibi.


11-Şiddet kültürünü besleyen hastalıkları teşhis etti. Reçeteler yazdı, yönetime önemli projeler sundu. Ve şu tavsiyelerde bulundu:


a-Doğu ve Güney doğu vatandaşlarınıza dindarca yaklaşın.


b-Müsbet milliyeti (bütün milliyetleri bağrına basan İslâm milliyetini) esas alın.


c-İslâmiyet’i, Hıristiyanlık ve diğer dinlerle mukayese etmeyin. Çünkü İslâmiyet’in esası, tevhiddir. İslamiyet, vasıta ve sebeplere hakiki tesir vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vasıta ve sebeplere bir kıymet verir, benliği kırmaz. Âdeta Allah’ın Rububiyetinin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. “Yahudiler hahamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesihi Allah’tan başka Rab edindiler.” (1) meâlindeki ayetin dairesine girdiler. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar. (2)


ç-Şark vilayetleri merkezinde din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulduğu büyük bir üniversite açın. Böylece İslâm birliğinin en büyük düşmanı olan menfi milliyeti yani ırkçılık belasını da bertaraf etmiş olacaksınız.


Üstad Bediüzzaman Bitlis, Van ve Diyarbakır havalisinde kurulmasını istediği örnek ve model üniversite için sekiz şart ileri sürmüştür. Ben, bu sekiz maddeyi özetleyerek sıralamak istiyorum:


Birincisi: Üniversitenin ismi Medresetü’z-Zehra olmalı. (Zehra, zühreden gelmekte, çiçek demektir. Müzekkeri ezher, müennesi zehra’dır. Mısır’ın Camiü’l-Ezheri gibi Türkiye’nin Medresetü’z-Zehrâsı olmalı. Camiü’l-Ezher’den farkı, dişi olması hasebiyle doğurgan olmasıdır.)


İkincisi: Müsbet ilimler, bu medresede din ilimleriyle harmanlanarak verilmelidir. Böyle olursa izdivaç gerçekleşmiş olur. Çünkü, “Vicdanın ışığı, din ilimleridir. Aklın nuru, medeniyet fenleridir. İkisinin imtizacı (yani birbirine karıştırılması ve evlendirilmesiyle) hakikat tecellî eder. O iki kanatla talebenin gayreti şahlanır. Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe meydana gelir.” (3)


Üçüncüsü: Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürt’çe caiz olmalı. Yani Arapça din dili olduğu için vacip olmalı, Türkçe Türk nüfusunun ve nüfuzunun çokluğundan dolayı resmi dil olarak seçilmeli, Kürtçe de fıtratın hakkı ve gereği olarak serbest bırakılmalıdır. İsteyen istediği gibi kullansın.


Dördüncüsü: Kürt âlimler ve Kürtçe bilen öğretim elemanları ve öğretmenler o bölgeye tayin ve tahsis edilmeli. (4)


Dördüncüsü: Kürtlerin ileri gelenleri ve kanaat önderleriyle istişare edilmeli. Herkese aynı ilaç değil, her hastalığa uygun ilaç verilmeli.


Beşincisi: İş bölümü kuralına uygun olarak ihtisaslaşmaya ve branşlaşmaya gidilmeli, her branşın birbiriyle yardımlaşması sağlanmalı.


Altıncısı: Bu üniversiteden mezun olanlara diploma verilmeli, bu üniversite devletin bütün resmi okullarına eşit tutulmalı, mezunlarına iş verilmeli, istihdam alanlarında onlardan yararlanılmalı, yanı sonuçsuz bırakılmamalı.


Yedincisi: Öğretmen okulları da Üniversite bünyesine alınmalı. Bütün okullarımızda intizam, fazilet ve din eğitimi olmalı.


Sekizincisi: Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgelerde devam eden bireysel öğretim, genel öğretime, informal öğretim, formal öğretime dönüştürülmeli.


d-Cehalet, zaruret ve ihtilâf düşmanının karşısına marifet, sanat ve ittifak silâhiyle çıkın.”


e-Risale-i Nur’u okuyanların “asayişin manevî bekçileri oldukları”nı, asayişi korumanın tek yolunun da, insanların kalplerine iman ve marifet nurunu yerleştirmekten geçtiğini, bu işi de çağımızda en güzel şekilde Risale-i Nur’un yaptığını bilin.


f-Özgürlüğü, kuralsız ve ahlaksız yaşamak şeklinde görmeyin. “İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar.”(5) Yani yine Allah’ın kuludurlar. “Hürriyet, nefsine de, başkasına da zarar vermemektir.” (6)


g-Kanun-u adalet ve te’dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmemeli. Herkesin hukûku korunmalı, herkes meşru hareketlerinde şahane serbest olmalı.


ğ-Birlik ve beraberlik korunmalı, bunu bozmak isteyenlerin oyununa gelinmemeli. Üç tane bir ayrı ayrı dururlarsa üç kıymeti var. Eğer bir araya gelseler, omuz omuza verseler yüz on bir kıymet ve kuvvetini kazanırlar.


h-Biz Kalû Belâ’dan Muhammedî Cemiyet’e (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Bizi bir araya getiren, bir ve beraber yapan tevhiddir. Andımız ve yeminimiz îmandır. Mademki Allah’ın birliğine inanıyoruz, öyleyse biz biriz. Herbir mü’min i’lâ-yı Kelimetullah’la görevlidir. Bu zamanda, bu görevin en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira yabancılar teknik ve sanayi silâhıyla bizi manevî istibdatları (baskıları) altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhiyle i’lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehalet, fakirlik ve ayrışmaya karşı cihad edeceğiz. Amma dışa karşı cihadı, nurlu şeriatın kesin delillerinden ibaret olan elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere üstün gelmek ikna iledir, söz anlamayan vahşilere yapıldığı gibi zorla değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, (sevgi kahramanlarıyız) husumete vaktimiz yoktur. İttifak Hüdâdadır, heva ve heveste değil. İnsanlar hür oldular amma yine Allah’ın kullarıdırlar. Ümitsizlik her gelişmenin engelidir. “Neme lâzım, başkası düşünsün” istibdadın (baskı rejimlerinin) yadigârıdır. (7)


(Devam edecek)


Vehbi Karakaş / Risale Haber


DİPNOTLAR:


1-Tevbe, 9 / 31


2-Nursi, aynı yer.


3-Orijinali için bkz. Nursî, Münâzarat


4-Bir Üstad Bediüzzaman’ın yıllar önce ortaya koyduğu bu projeye bakıyorum, bir de Zaman Gazetesinin 8 Şubat 2010 tarihli nüshasındaki habere bakıyorum. Bediüzzaman’ın ne kadar isabet kaydettiğini, o gün o proje dikkate alınsaydı, bu kadar ziyan olmayacaktı, kanaatine varıyorum. Şimdi o habere bir göz atalım: Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, Diyarbakır’da kanaat önderlerini tek tek dinledi. Halkın ve kanaat önderlerinin isteği şu: 1- Bölgemiz, din hizmetlerinin zayıflatılması sebebiyle bu hale geldi. 2-Kırsalda halk derdini cami imamlarına anlatır. Ancak camilerde görevli imamlar Kürtçe bilmiyor. Bu yüzden halkın itibar ettiği Kürtçe bilen müderrislerin önü açılmalı. 3- Geçmişte ezan bile okutulmuyordu. Şimdi çok daha rahatız. Ancak ülkeyi karıştırmak isteyen şer odaklarına fırsat verilmemeli.


5-Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neş. İst. 1991, s. 58


6-Bkz. Nursî, Münazarat, s. 55


7-Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s.9-14









IRKÇILIK


Irkçılık, kafatasçılık demektir. Diğer bir ifade ile "bir kavmi veya kendi soyunu daha şerefli sayarak diğer insanları hakir görmektir, bunun bir adı da menfî milliyetçiliktir."15 diyen ve bunun İslam'da yeri olmadığına dikkat çeken Bediüzzaman, milliyet fikrini, müsbet ve menfi diye iki kısma ayırır, müsbet milliyete sahip çıkar, herkesin menfi milliyetten uzak durmasını ister ve bunun sebebini de şöyle açıklar:


"Milliyet fikrinde (millet ve köken taraftarlığında) nefse ait bir zevk, gafletli bir lezzet, uğursuz bir kuvvet var. Onun için şu zamanda sosyal hayatla meşgul olanlara, milliyet fikrini bırakınız, denilmez. Milliyet fikri, şu asırda çok ileri gitmiş. Özellikle dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar."


Bediüzzaman'ın bu sözleriyle menfi milliyetçiliğin bölücülük olduğuna, düşmanlık duygularını körüklediğine işaret ettiğini de çok rahat görebiliyoruz.


Hucurat suresinin 13. ayetini: "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanıyasınız ve birbirinizdeki sosyal hayata ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; bir diğerinizi inkâr edesiniz, yabani bakasınız, düşmanlık besleyesiniz, diye değil!"16 şeklinde meallendiren Bediüzzaman bu âyet-i kerimenin işaret ettiği "tanışma ve yardımlaşma prensibi"nin izahı için de şunları söylemiştir:


"Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar ayrılır. Tâ ki; her neferin çeşitli kademelerle olan ilişkileri ve görevleri tanınsın, bilinsin. tâ, o ordunun fertleri, yardımlaşma prensibi çerçevesinde, hakikî ve genel bir görevi görmüş olsun ve sosyal hayatları, düşmanın hücumundan korunsun. Yoksa bölüklerin ayrı ayrı olması; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı düşmanlık etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de İslâm toplumları büyük bir ordudur, çeşitli milletlere ayrılmışlar. Fakat Allah'ın bin bir isimleri sayısınca birlik yönleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir...


"İşte bu kadar bir, birler; kardeşliği, sevgiyi ve birliği gerektiriyorlar. Demek kabile, taife ve milletlere ayrılma, şu âyetin ilân ettiği gibi, tanışma ve yardımlaşma içindir, biri diğerini yok sayma, biri diğerine düşmanlık besleme için değildir.!"


Onun içindir ki, hadîs-i şerifte buyurulmuş:


"İslâmiyet, cahiliye devrinin ırkçılık düşüncesini kesip atmıştır. Müslüman olduktan sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur."17 Ve Kur'an da ferman etmiş "Kâfirler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu, tarafgirliğini yerleştirdikleri zaman, Allah da Resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusunu verdi. Takva kelimesini onlara yoldaş etti. Zaten onlar bu söze pek layık ve ehil idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilir."18


Dünya savaşındaki müthiş olaylar dahi, ırkçılığın insanoğluna ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde hürriyetin başlangıcında ırkçılık düşüncesiyle milletler dağıldı. Pek çok cemiyet-i akvam=milletler cem'iyeti teşekkül etti. Onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfî milliyetin (ırkçılığın) zararını gösterdi.


Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve yabancı tahakkümü (istilası ve işgali) altında ezilen milletler ve İslâm toplumları içinde, milliyet fikriyle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet (ırkçılık) fikriyle doğu ve güney vilayetlerindeki vatandaşlara ve dindaşlara düşmanlık besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararlı ve tehlikelidir. Bununla beraber; o güneyliler içinde düşman yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Güneyden gelen Kur'an nuru var, İslâmiyet ışığı gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.


İşte o dindaşlara düşmanlık; dolayısıyla İslâmiyet'e, Kur'an'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'an'a karşı düşmanlık ise, bütün bu vatandaşların dünya ve ahiret hayatlarına bir çeşit düşmanlıktır. Tarafgirlik adına sosyal hayata hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harap etmek; tarafgirlik değil, ahmaklıktır.


Müsbet Milliyet


Müsbet milliyetin, sosyal hayatın ihtiyacından ileri geldiğini, yardımlaşma ve dayanışmaya sebep olduğunu, menfaatli bir kuvvet temin ettiğini, İslâm kardeşliğini destekleyecek bir vasıta olduğunu ifade eden Bediüzzaman şu tavsiyelerde bulunuyor:


"Şu müsbet milliyet düşüncesi İslâmiyet'e hizmetkâr olmalı, kal'a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyet'in verdiği kardeşlik içinde bin kardeşlik var; beka aleminde ve berzah aleminde o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için milli kardeşlik ne kadar da kuvvetli de olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine koymak; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak türünden ahmakça bir cinayettir.


"Türk milleti İslâm toplumları içinde nüfusu en çok olan bir toplumdur. Bununla beraber dünyanın her tarafında olan Türkler Müslüman'dır. Diğer unsurlar gibi, Müslim-gayr-ı Müslim olarak iki kısma ayrılmamıştır. Nerede Türk varsa, Müslüman'dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. (Macarlar gibi) Halbuki küçük toplumlarda dahi, hem Müslim ve hem de gayr-ı Müslim var.


"Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle kaynaşmış. Ondan ayrılması mümkün değil. Ayırsan mahvolursun! Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!"


Menfi Milliyet


Menfî milliyette ve unsuriyet (ırkçılık) fikrinde aşırı gidenlere ayrıca şunları söylemiştir:


"Şu dünya yüzü, özellikle şu memleketimiz, eski zamandan beri çok göçlere ve değişikliklere sahne olmuş; İslâmî Hükümet merkezi bu vatanda kurulduktan sonra, diğer milletlerden bir çoğu pervane gibi onun içine atılıp, orayı vatan edinmişlerdir. Şu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak o zaman gerçek ırklar belli olur, birbirinden ayırt edilebilir. Öyle ise, hakikî ırk düşüncesine göre hareket etmek ve tarafgirlik göstermek, manasız, hem de pek zararlıdır. Onun içindir ki ırkçı akımların reislerinden ve dine karşı alakasız birisi, mecbur olmuş, demiş "Dil, din bir ise; millet birdir." Mâdem öyledir. Hakikî ırka değil; belki dil, din, vatan ilişkisine bakılmalıdır."


İslâmiyet'in mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının sosyal hayatına kazandırdığı yüzlerce faydadan iki tanesini misal olarak açıklayacağız


Birincisi: Şu İslâm devleti yirmi-otuz milyon iken, onun, bütün Avrupa'nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Kur'an nurundan gelen şu fikirdir "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim." Bu düşünce, mensuplarını tam bir şevk ve aşk ile savaşa koşturmuş, onları, gülerek ölüme hazırlamış, daima Avrupa'yı titretmiştir. Acaba dünyada basit fikirli, saf kalbli olan neferlerin ruhunda böyle yüksek fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi tarafgirlik onun yerine konulabilir, hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?


İkincisi: Avrupa'nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu İslâm devletine bir tokat vurmuşlarsa; üç yüz elli milyon İslâm'ı ağlatmış ve inletmişler. O sömürgeciler, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir açıdan küçük görülemeyecek manevî ve sürekli bir kuvvet yerine hangi kuvvet konulabilir? Gösterilsin. Evet o büyük ve manevî kuvveti, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli."19


3- Mürşitlerin azalması veya etkilerinin kırılması


Alimlere ve velilere bu ülkenin ihtiyacı var. Çünkü onların halkın üzerinde etkileri fazla. Onların olduğu yerde insanlar çok rahat yanlış yapamıyor. Halkın onlara olan sevgi ve saygıları kısmen de olsa suç ve günah işlemekten koruyor. Hal böyle iken ne yazık ki biz bu alim ve velilerin kadir ve kıymetini bilemedik, onları değerlendiremedik. Git gide bunlar da azaldı, sayıları tükendi. Ve biz böylece bindiğimiz dalları kesmiş olduk. Aslında onlar ihlaslarına zarar gelir düşüncesiyle kimseden hürmet beklemezler. Kimsenin hürmetine ihtiyaç duymazlar. Ama herkesin onlara hürmet ve muhabbet borçları vardır. Çünkü o Allah'tan hakkıyla korkan alimler, Hz. Peygamber'in varisleridir. Din onlarla yaşayacak, onlarla ihya olacaktır. Onlar birer kutup yıldızı gibidir. İnsanlar onlarla yolunu bulacak, şaşkınlıktan, anarşi ve terörden kurtulacaktır.


Bu söylediklerimin haklılığını ispat için Bediüzzaman Said Nursî'nin sözlerine yer veriyorum. "Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şan ve şeref bulmak, katiyen aleyhindedir, katiyen kabul etmez. Onun için, yirmi senedir inzivayı tercih etmiş. Eğer asayiş ve idare hesabına nüfuzunu kırmak ve umumun nazarında çürütmek için yapıyorsanız, pek büyük bir hata ediyorsunuz. İki sene üç mahkeme, yirmi senelik hayatımın yüz yirmi eserinde, yüz yirmi bin Risale-i Nur şakirtlerinden, mucib-i ihtilal ve medar-ı mesuliyet ve vatan ve millet aleyhinde hiçbir şey bulmadılar, beraatimizle beraber Risale-i Nur eczalarının bütününü iade ettiler."20


Bu sözlerin sahibi Bediüzzaman, kendisini sıkıştıranların vatan ve millet zararına, anarşilik ve dış güçler hesabına hareket ettiklerini söylemekten de geri durmamış ve şöyle demiştir: "Katiyen size beyan ediyorum ki, dinsizlik hesabına bizi ezen sizler, vatan ve millet, asayiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müthiş bir ecnebi hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahalesini istiyorsunuz. Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; asayiş, idare lehinde sabır ve tahammüle karar verdim. Elbette dünya daimi olmadığı gibi, hadisatı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevi ve uhrevi binler zakkum ve azapla karşılaşanlar var. O zaman, faydasız yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmi makamata ve bizimle tam alakadar vazifedarlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim:


Biz, Risale-i Nur'la, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekiyoruz.


İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir."21


4- Dinsizlik akımlarına kuvvet verilmesi


Yukarıda saydığımız olumsuzluklardan, anarşi ve terörden ülkeyi kurtarmak için din ve ahlaka, din eğitim ve öğretimine çok çok kuvvet verilmesi gerekirken din ve ahlaka pranga vurulmuş, dinsizlik akımlarına kuvvet verilmiştir. Bunlar da- komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik- Said Nursî'ye göre doğrudan doğruya anarşistliği doğurmuştur. Bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak Kur'ân hakikatları etrafında İslam birliği dayanabilir. Beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile ancak bu birlik olabilir. Bu vatanı yabancıların işgal ve istilâsından ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikate binaen, Demokratlar bütün kuvvetleriyle bu hakikate istinad edip komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları zarurîdir.22


Hakikî bir Müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasranî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur. İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri (Millî Eğitim ve Adalet Bakanları) gibi, sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat, Kur'ân ve iman kuvvetine dayanıp bu vatanı mutlak küfürden, inkârdan, anarşilikten, dinsizlikten ve onların dehşetli tahribatlarından kurtarmaya çalışmalarını Allah'ın rahmetinden bütün ruh u canımızla niyaz ve rica ediyoruz."23


Bediüzzaman anarşinin kaynağının inkârcılık ve sekülerizm; ondan kurtulmanın çaresini de iman hizmetindeki ihlasın sonucu olan asayişi korumada gördüğü için bütün ömrünü iman hizmetine ve asayişi korumaya harcadığını söylüyor ve diyor ki: "Bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi, hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte, benim otuz kırk senedir bu hizmet-i imaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp, bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i imaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim… "Madem iman hizmetinde tam ihlâsla, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum."24


Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmamış ve olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez. Biz Nur talebeleri hem idareye, hem âsâyişe, hem vatan ve milletin saadetine çalışıyoruz. Karşımızdaki dinsiz anarşistler, millet ve vatan düşmanlarıdır. Hükûmet için bize ilişmek değil, tam himaye ve yardım etmek elzemdir.25


5- Hürmet ve merhamet gibi ahlakî esasların sarsılması


Dinin en önemli esaslarından biri hürmet, diğeri de merhamettir. Bu esasların ciddi anlamda sarsıldığını ifade eden Bediüzzaman, bazı yerlerde, biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkında dehşetli boyutlara vardığını ve son derece acı neticeler verdiğini dile getiriyor ve şöyle diyor:


Cenab-ı Hakk'a şükür ki, Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Zülkarneyn seddinin yıkılmasıyla Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, Muhammed (a.s.m.)'a ait olan Kur'an seddinin sarsılmasıyla Ye'cüc ve Me'cüc'den daha müthiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşistlik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.26


Anarşi ve Teröre Karşı Bediüzzaman'dan Çözümler


1- Kur'an hakikatlerine sarılmak


Bediüzzaman nerede olursa olsun anarşi ve terörün sadece silah zoruyla halledilecek bir mesele olmadığını ortaya koyuyor, çözüm noktasındaki görüşlerini şu şekilde ortaya koyuyor: "Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan dinsizlik, anarşizm ve materyalizme karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur'ân'ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin'i az bir zamanda komünistliğe çeviren beşerî musibet, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan Kur'ân hakikatleridir.27


Bediüzzaman'a göre asır hasta, millet hasta, fert hasta. "Hasta bir asrın, hasta bir milletin, hasta bir ferdin reçetesi Kur’an'a uymaktır."28 Bunun sebeplerini de şu şekilde açıklıyor: Çünkü Kur'an:


a- Etkili ve tam bir adaleti emrediyor.


b- İnsana sarsılmaz bir dayanak noktası sağlıyor. O dayanak noktasının Allah olduğunu söylüyor.


c- İnsanı evham ve şüphelerden kurtarıyor.


ç- Geleceğimizi ve âhiretimizi garanti ediyor.


d- Umumî menfaatlar demek olan Allah'ın haklarını izinsiz kullanmaktan insanı kurtarıyor, o hakları izinli kullanır hale getiriyor.


e- Millî hayatımızı koruyor, yabancılara karşı metanetimizi, kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteriyor.


f- İnsanı dünya ve ahiret rüsvalığından kurtarıyor, dünya ve ahiret saadetine kavuşturuyor.


g- Düşünceleri intizam altına alıyor, birleştiriyor, istikamet veriyor.


ğ- Medeniyetin kötülüklerini ve günahlarını hürriyetimizin ve medeniyetimizin sınırlarına sokmuyor.


h- Bizi hukukta Avrupa dilenciliğinden kurtarıyor.


i- Hükümetin mânevi şahsiyetini Müslüman gösteriyor.


ı- Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın peygamberlerin sonuncusu ve şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiriyor.


j- Medeniyeti tahrip eden ve anarşiye yol açan dinsizliğe karşı set çekiyor.


k- Alimlerin ve vaizlerin düşüncelerini belli esaslarda birleştiriyor.


l- Medeniyet yıkıcısı olan ahlaksızlıktan ve israflardan kurtarıyor.


m- Ahiret düşüncesini unutturmadan dünyayı imara yönlendiriyor ve çalışmayı teşvik ediyor.


n- Medeniyet hayatı olan güzel ahlakı ve yüksek duyguları öğretiyor.29


2- Asayişi muhafaza


Bediüzzaman her zaman asayişi korumadan yana olmuş, talebelerine de asayişi korumaya yardımcı olmalarını emretmiştir. Aşağıdaki satırlar bunu anlatmaktadır:


"Bir hanede veya bir gemide bir tek mâsum, on câni bulunsa, adalet-i Kur'âniye o mâsumun hakkına zarar vermemek için, o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men ettiği halde, dokuz mâsumu bir tek câni yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak, en büyük bir zulüm, bir hıyanet, bir gadir olduğundan, dahilî âsâyişi ihlâl suretinde, yüzde on cani yüzünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, İlâhi adaletle ve Kur'ânî hakikatla men edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur'ânî itibarıyla, âsâyişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.


Gizli düşmanlarımız, şüphe yoktur ki, onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist perdesi altında bu mübarek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar. Çünkü, bir Müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir. Âhir zamanda gelecek Ye'cüc ve Me'cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur'ân işaret ediyor."30


Bediüzzaman her zaman asayişten yana olmuş, onu ihlal edenlere karşı çıkmış, ayaklanmaları bastırmış, milyonlarca okuyucusunu asayişin bekçisi, vatan ve mukaddesatın muhafızı yapmıştır.31


3- Risale-i Nurları okumak ve okutmak


Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur'ân'a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta Cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara, hem şahsın idam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennemden on defa daha fazla dehşetli Cehennem azâbı çeker. Demek o Cehennem azâbını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü, her bir insan akrabasının saadetiyle mesut, azabıyla muazzep olduğu gibi Allah'ı inkâr edenlerin itikatlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azaplar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu mânevî Cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var. O da Kur'ân-ı Hakîm'dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.32


Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokata müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi sekiz masum biçare, çoluk çocuk, zayıf, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musibet gelse, o sekiz masumlar o belaya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında, neticenin husulü de meşkûk olduğu halde girmek, Risale-i Nur'un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şakirtlerini men etmiş.


Evet, efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-yı İlahi ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i atinin biçareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.33


Bediüzzaman, herkesin Risale-i Nur'a olan ihtiyacını da şu şekilde dile getiriyor: "Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nur'a eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindârâne, hakperestane düsturlarına taraftar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslamiye'ye hıyanet ola. Çünkü bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lazım ve zarurîdir.


Birincisi: Merhamet.


İkincisi: Hürmet.


Üçüncüsü: Emniyet.


Dördüncüsü: Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.


Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmelidir.


İşte Risale-i Nur, bu beş esası temin edip, âsâyişin temel taşını tespit ve temin eder. Risale-i Nur'a ilişenler kat'iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve asâyişe düşmanlıktır… Divaneler de bilirler ki ona ilişmek divaneliktir.34


Bediüzzaman Risale-i Nur'u iki büyük belaya karşı siper görüyor. O iki beladan birincisi olarak: "Hıristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı" diyerek komünizmi gösterirken; diğerini de Avrupa'dan çıkıp hiçbir semavî dine dayanmayan, işgal ruhuyla hareket eden sömürgeci akımlar olduğuna dikkat çekiyor ve bu kuvvetlerin bu vatanı da işgal edebileceğine işaret ediyor. Bunlardan kurtulmanın çaresi olarak da Risale-i Nur'u gösteriyor. Risale-i Nur'un, Zülkarneyn'in seddi gibi Kur'an'ın bir seddi olduğunu söylüyor. Bu memleketin vatanperver siyasilerini görev başına çağırıyor, Risale-i Nurları resmen bastırıp dağıtmaya davet ediyor ve şöyle diyor:


Risale-i Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'âni vazifesini görebilir ve alem-i İslam'ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi… Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, alem-i İslam'ın ve Asya kıtasının hal-i hazırdaki itiraz ve ithamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mucize-i Kur'âniye'dir. Bu memleketin vatanperver siyasileri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur'u tab ederek resmi neşretmeleri lazımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.


Evet, efendiler! Gerçi Risale-i Nur sırf ahirete bakar; gayesi rıza-yı İlahi ve imanı kurtarmak ve şakirtlerinin ise, kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebediden ve ebedi haps-i münferitten kurtarmaya çalışmaktır. Fakat dünyaya ait ikinci derecede gayet ehemmiyetli bir hizmettir ve bu millet ve vatanı anarşilik tehlikesinden ve nesl-i atinin biçareler kısmını dalalet-i mutlakadan kurtarmaktır. Çünkü bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslamiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalalet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.35


Bediüzzaman'ın bu ifadelerinden Risale-i Nur'un önemini şöyle özetleyebiliriz:


1- Bu vatanı tehdit eden maddî ve manevî tehlikelere karşı Zülkarneyn'in seddi gibi bir Kur'ân seddi vazifesi görüyor.


2- İslam aleminin, bu mübarek vatan ahalisi hakkındaki su-i zanlarını, itiraz ve ithamlarını gideriyor. Kaybolup giden kardeşlik ve sevgi duygularını geri getiriyor.


3- Allah'ın rızasını kazandırıyor.


4- Okuyanları imansızlıktan kurtarıp, onları ve vatandaşlarını ebedî idamdan ve tek başına ebedî hapisten kurtarmaya çalışıyor.


5- Bu millet ve vatanı anarşi ve terör tehlikesinden ve gelecek neslin biçareler kısmını mutlak sapıklıktan kurtarıyor.


4- İslam Birliğini kurma


Bu zamanın en büyük farz vazîfesinin İslam birliği olduğunu söyleyen Bediüzzaman, bu birliğin meşrebinin muhabbet, düşmanının ise, cehalet, zaruret ve nifak olduğuna dikkat çekiyor ve şöyle diyor:


"Gayr-i müslimler emin olsunlar ki bu birliğimizin sebebi bu üç sıfata hücumdur. Gayr-i müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira, onları medenî biliriz. Ve İslâmiyet'i mahbub ve ulvî göstermektir. Zira, onları insaflı zannediyoruz. Lâübaliler (aldırmazlar) iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebiye sevdiremezler… İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) olan ittihad-ı İslâm'ın efkâr, meslek ve hakikatını, efkâr-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız. Cihânın bütün arslanlarının bağlandığı bu zinciri hilekâr bir tilkinin koparmasına imkân var mıdır?"36


"Büyük ama bahtsız bir kıtanın, şanlı ama talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi İslam birliğidir."37 diyen Bediüzzaman, Amerika ve Avrupa'nın bu birliğe taraftar olmaları lazım geldiğini ve sebeplerini şu şekilde ortaya koyuyor: "Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâm'a taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur'ân'a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar."38


5- Tebliğde sertlik ve kaba kuvveti değil, ikna ve irşadı esas almak


Bediüzzaman, tebliğde sertliği ve kaba kuvveti değil, ikna ve irşadı esas almıştır. Çünkü o, inanıyor ve diyordu ki "Medenîlere galebe çalmak, (üstün gelmek) ikna iledir, sözden anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir."39 Bu sözüyle Bediüzzaman, tebliğ ve cihad yolunda olanların veya fikrini ve ürününü kabul ettirmek isteyenlerin despot ve zorba tavırlardan uzak durmaları gerektiğini vurgulamıştır. İnsanlara hitap etme, bir şeyler söyleme makamında olanları da "Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değildir."40 "Haklı her meslek sahibi, mesleğim haktır, diyebilir; ama hak yalnız benim mesleğimdir, diyemez."41 gibi sözleriyle uyarmış, barışı zedeleyecek, kavgayı körükleyecek söz ve davranışlardan uzak durmaları gerektiğini vurgulamıştır. Mürşid alimleri, "Mürşid alim, koyun gibi olmalı, kuş gibi olmamalıdır. Çünkü koyun kuzusuna süt verir, kuş yavrusuna kay42 verir." sözüyle tarif eden Bediüzzaman, onların hazımlı, sabırlı, söylediklerini önce kendi dünyalarında yaşayan insanlar olması lazım geldiğine dikkat çekmiştir.43


"Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır." sözü, Bediüzzaman'ın hal ve dilinin karakteri olmuş, okurlarının ve müntesiplerinin vazgeçilmez prensibi haline gelmiştir. Bunun içindir ki Bediüzzaman'ın ekolü, anarşi ve terör hareketlerinin hiç birinde boy göstermemiş, bu anlamda hiç kimseye prim vermemiş, hiç kimsenin oyununa gelmemiş, her zaman asayiş ve güvenin temel taşı olmuş ender ekollerden biridir. Bediüzzaman'ı ve oluşturduğu ekolünü inceleyen, Amerikalı araştırmacı yazar Meryem Cemile Bediüzzaman'dan bahsederken "Türkiye'yi İslam'a kazandıran âlim"44 hükmünü vermiştir. Vatikan'da Papalık, Avrupa'da on ay içinde Müslüman olanlara; Niçin Müslüman olduklarına ilişkin bir kamuoyu araştırması yaptırdı. İslamiyet'i seçmiş 58 bin Avrupalıdan % 32'sinin Risale-i Nurları okuyarak İslamiyet'i seçtikleri gerçeği o kamu oyu araştırmasından ortaya çıktı.45 Bunun sebebi, Risale-i Nurun ikna ve irşattaki gücü ve orijinal fikirler ihtiva etmesi olsa gerek.


6- Aleyhteki gelişmelerde bile çözümü barışta aramak


Bediüzzaman, devrin Cumhuriyet hükümetine karşı kendisini, ayaklanmaya ve ayaklananlara yardım etmeye çağıranlara "Türk milleti asırlardan beri İslamiyet'e hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşat ve tenvir edilmelidir.46diyerek kargaşadan değil, barıştan yana olduğunu göstermiştir. Tarih de onu haklı çıkarmıştır. Çünkü kaba kuvvete ve silaha baş vuranların planları akamete uğramıştır. Bediüzzaman ise kitap ve irşada yönelmekle milyonlarca insanın hidayetine ve imanının kurtuluşuna vesile olmuş, hizmeti çığ gibi büyüyerek günümüze kadar gelmiş ve her halde kıyamete kadar sürüp gidecektir.


Said Nursî, huzur ve asayişin, barış ve istikrarın devam ve bekası için siyasete yön vermiş ama cemaatin parti kurmasına, partileşmesine izin vermemiştir. Eğer cemaatin parti kurmasına izin verseydi, işte o zaman hem dini siyasete alet etmiş olurdu, hem de her partiyi ve her partide ki olumlu düşünen insanları dahi dinin aleyhine tedbirler almaya mecbur ederdi. Bu da barış ve istikrar ortamının bozulmasına sebep olurdu. Halbuki O, "Bizim vazifemiz müspet harekettir." diyor ve herkesin bu prensibe bağlı kalmasını, emniyete destek ve kuvvet vermesini istiyordu. Bu zamanda Müslüman'ın siyasî anlayışı bu olmalıdır: Önce barış ortamını sağlamak, sonra da o barış ortamında ideal hedeflere doğru yürümek. Diğer bir ifade ile önce Hudeybiye Anlaşması, gönüllerin fethi; sonra Mekke'nin fethi.


Öz


Neden böylesine gaddar ve hilekâr bir dünya ile baş başa kaldık? Neden öğrenciler birbirini vurup öldürüyor. Neden okula giden çocuklar kayboluyor da bir daha evine dönemiyor? Neden gasp, hırsızlık ve kapkaç olayları bitmek, tükenmek bilmiyor? Neden nikâhlar dikiş tutmuyor? Neden ar ve haya duygularıyla bezenemiyoruz? Müstehcenlik, teşhircilik, çıplaklık hayasızlık, edepsizlik başını almış gidiyor, neden? Neden anarşi ve terör can almaya, can yakmaya devam ediyor? Neden bu kaos ortamına çare bulunamıyor?


Bu çalışmada, yukarıdaki sorular ışığında Bediüzzaman'a göre anarşi ve terörün sebepleri incelenmekte ve bunların çareleri gözler önüne serilmektedir.


Anahtar Kelimeler: Anarşi, terör, barış, muhabbet, Bediüzzaman, Risale-i Nur


Abstract


Why do we come across such a cruel and tricky world? Why do the students shout each other? Why do the students disappear and can not then return to their homes? Why do the theft, snatching not finish? Why are the weddings mostly unsuccessful? Why can we not be adorned to the feelings of shyness? Why are the nudeness, exhibitionism, obscenity, impudence and rudeness so oft and dominant? Why do anarchy and terror continue to kill and hurt people? Why can someone not find a way to this chaotic atmosphere?


This article tries to analyze the reasons of anarchy and terror on the lights of the above-mentioned questions and to indicate their means.


Key Words: Anarchy, terror, peace, affection, Bediüzzaman, Risale-i Nur


Dipnotlar


1. Bkz. Nursî, Said, Sözler (10. Söz), s. 110.


2. Şûrâ, 42/ 52.


3. Hicr, 15/ 29; Sad, 38/ 72.


4. Bkz. Nursî, Said, Mektubat (20. Mektup), s. 211.


5. el-Hindi, Alauddin Aliyyu'l-Müttekî b. Hüsamü'd-Din, Kenzü'l- Ummal, X1, s. 584.


6. bkz. Nisa, 4/128.


7. bkz. Haşr, 59/23.


8. Bakara, 2/208.


9. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 150, Envar Neş., İst. 1999.


10. Nursî, Münazarat, s. 15.


11. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 144.


12. Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 83.


13. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 144.


14. Orijinali için bkz. Nursî, Lem'alar, (7. Nota) s.112.


15. Yeğin, Abdullah, Yeni Lügat, s. 744.


16. Hucurat, 49/13.


17. Buhari, Ahkâm, 4; Ebu Davud, Sünnet, 5; Tirmizî Cihad, 28; Nesaî, Beya, 26; İbn Mace, Cihad, 39.


18. Fetih, 48/26.


19. Nursî, Mektubat, s. 297-303 (26. Mektup, 3. Mebhas)


20. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 111.


21. Aynı yer.


22. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 271.


23. A.g.e, s. 301.


24. A.g.e, s. 416.


25. A.g.e, s. 358.


26. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 111.


27. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 297.


28. bkz. Nursi, Mektubat, (Hakikat Çekirdekleri) s. 452.


29. Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi, s.70-72.


30. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 383.


31. Nursî, Emirdağ Lahikası, I, s. 30.


32. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 457.


33. Nursî, a.g.e, s. 20.


34. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 186.


35. A.g.e., s. 20.


36. Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 94.


37. bkz. Nursî, Mektubat, (Hakikat Çekirdekleri) s. 452.


38. Nursî, Emirdağ Lahikası, s. 297.


39. Nursî, Tarihçe-i Hayat, Sözler Yayınevi, İst. 1991, s. 54.


40. Nursi, Mektubat, İst.1994, s. 457. Eğer insan doğru söyleyemeyecekse veya söyleyeceği doğru için yer ve zaman uygun değilse, susması konuşmasından hayırlıdır. Çünkü Allah Resulü Efendimiz "Ya hayrı söyle, ya da sus!" buyurmuşlardır. (Buhari, Edep, 31,85; Rikak, 23; Müslim, İman, 74)


41. Nursî, Lem'alar, Sözler Yayınevi, İst. 2000, s. 155.


42. hazmedilmemiş kusmuk


43. Nursî, Mektubat, s. 443.


44. Mürsel, Safa, Millî ve Manevî Problemlerimizin Hal Çareleri, s. 9.


45. Mürsel, Safa, a.g.e. s. 9.


46. Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 120.

BEDİÜZZAMAN’A GÖRE İSLAM DEVLETİ VE ANAYASASININ YERİ-ZAMANI - MODERN ZAMANLARDA DEVLETİN DİNLE İLİŞKİSİ.





Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.


Bediüzzaman, O dönemin emperyalizim siyonist, masonik komiteleri ile mücade etti ve bunlarla mücadele edecek ,


Gücünü islamdan alacak Nur Cemiyetini Risaliye Nur Külliyatı eseri ile kurmuş oldu.






Eğer her çağda İslâm’ın yeniden canlandırılması için mücadele eden büyük müceddidlerin gelmesi İslâm tarihinin bir geleneği ise, o halde Bediüzzaman Said Nursî kesinlikle Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün fena şöhretli rejiminin kötülükleriyle mücadele etmek üzere Allah tarafından gönderilen böyle bir müceddid idi.






Doğu insanının özellik ve ihtiyaçlarını yakından bilen bir kanaat önderidir. Hayatı boyunca meselenin çözümü ve bölgenin makûs talihini yenmesi için devrin idarecilerine birçok proje, rapor ve mektup sunmuş, hayatî ikaz ve tavsiyelerde bulunmuştur. Irkçılığa, bölücülüğe ve ayrılıkçı cereyanlara karşı müspet hareket edip yatıştırıcı bir rol oynamıştır. Başlattığı iman ve irşat hizmetleriyle Müslüman Kürtlerin devletten kopmalarını engelleyen, bölünmez bütünlüğümüzü ve Türk-Kürt kardeşliğini sağlayan “hakem/kaynaştırıcı” kişilerin başında o gelmiştir. Dolayısıyla gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin gerekse üzerinde yaşayanların, Said Nursî’ye şükran borcunun olduğu muhakkaktır.


Şurası bir gerçek ki, Türkler ve Kürtlerin muteber referans kabul ettiği Bediüzzaman’ın, kaynağını dinden ve sosyal realitelerden alan teşhis ve reçeteleri anlaşılmadıkça ve sunduğu toplumsal barış ve kardeşlik projesi hakkıyla keşfedilmedikçe, Doğu’nun müzmin sıkıntılarını çözmesi, Türkiye’nin barış ve istikrara, müreffeh geleceğe kavuşması zordur. Bediüzzaman’ın 20. asrın başından beridir İslam kardeşliği, müspet milliyetçilik, ırkçılık, anarşi ve maarif noktasında dile getirdiği görüş, ikaz, teklif ve fiilî çabaları ciddiyetle anlaşılsaydı ve gereği yerine getirilseydi bugün Türkiye’nin ne Kürt meselesi ne de terör meselesi olmayacaktı. Bu meyanda Bediüzzaman’ın görüşleri, meselenin çözümünde kıymet ve geçerliliğini hâlâ koruyan alternatif bir modeldir.






Bediüzzaman’ın takipçileri hâlâ hızlı bir şekilde güçlenmeye devam ediyor. Tüm engellere rağmen, disiplinli takipçileri barışçı yollarla İslâmî tecdidi gerçekleştirmek için edebiyat, eğitim ve diğer çalışma alanlarında ellerinden geleni yapıyorlar.










1. Bediüzzaman’a göre, Halık-ı Hakimî olan yaratıcı, hikmetini yarattıklarında da tezahür ettirdiğinden, “hikmet” ve “hikmetin müessesesi” olan “hükümet”, kainatta, insan yok iken de vardı. İnsanların hükümetine, insanî düzenin kendisi ve kurucusu anlamında “devlet” denilmiştir. İrade ve teklif sebebiyle bir insanın bütün faaliyetlerinin fıtrata ve İslam’a uygun olması mümkün olmadığı gibi, bu, bir devlet için de mümkün değildir.






2. Devlet ve iktidar, salt kuvvete dayanırsa maddi varlığa hükmeder; vahye istinad ederse vicdana ve kalbe de tesir eder. Makbul devlet vahye istinat edendir.






Hazret-i Muhammed’in kurduğu devlet vahye istinat etti ve adaletle hükmederek genişlemeye muvaffak oldu. Genişleme için kılıcı; yani fethi de bir yöntem olarak kullandı. Ancak bu fetihlerin amacı insanları zorla Müslüman yapmak değil, İslam’ı yaşamak ve yaymak isteyenlere zemin hazırlamaktı.






Hazret-i Muhammed’in Asr-ı Saadetteki devleti, en büyük mu'cize olan Kur’an’ın toplum hayatına yansıması niteliğinde idi. Bu devlet sonraki tüm asırlar ve toplumlar için bir ideal-model devlet niteliğindedir.






3. Hilafet devletleri -ve Osmanlı devleti- de mükemmel toplum ve devlet idealine ulaşmayı hedefleyen bir devlet idi ve bu anlamda İslam devleti idi. Osmanlı Devleti meşrutiyetin ilanı ile birlikte anayasalı sisteme geçti ve vatandaşların ve bilhassa azınlıkların haklarını devlete karşı teminat altına aldı. Bu değişim bazı çevrelerde tereddütle karşılandı.






İslam devletinin bir anayasasının bulunması İslam’a aykırı değildir. Yanlış olan, Batı’dan “hüküm” alırken dinî hükümleri bir kenara bırakmaktır. Anayasanın ruhu İslamiyet’in esaslarına dayanıyorsa, bu yasanın şeklinin ve ifadelerinin Batı tarzı bir kanun biçiminde olmasının mahzuru yoktur.






4. 1876 Anayasasına göre devletin dini İslam’dı. Ancak bu hükmün sebebi sadece devleti yönetenlerin tercihinin İslam’dan yana olması değildi. Aynı zamanda halkın çoğunluğunun Müslüman olması da devleti bir anlamda “İslam devleti” haline getiriyordu.






Müslüman olmayanlara; kamu hizmetine girmekte, devlet hizmetinden yararlanmakta ve genel olarak hukuk önünde eşitlik tanınması İslam’a aykırı değildir.






5. Kurtuluş savaşından sonra bir intikal ve dönüşüm yoluyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti de önceleri Anayasasına devletin dininin İslam olduğunu yazmış ve böylece devleti bir İslam devleti olarak tarif etmiştir. Ancak daha sonra devletin dini Anayasadan çıkarılmış ve ardından devlet laik devlete dönüştürülmüştür.






Tek parti döneminde devrimci ve bid’acı (müptedi) CHP hükümetleri, laikliği din karşıtlığı biçiminde algılamışlar, maddi gelişmeye ve Batılılaşmaya mani gördükleri dini toplumsal hayattan dışlamaya çalışmışlar, özellikle şeair denilen toplumsal dini motifleri kaldırmaya ya da değiştirmeye yönelmişlerdir.






6. Bu dönemde Bediüzzaman devlet “adına” sergilenen dindışı hatta din karşıtı icraatlara rağmen “devlet düşmanı” olmamış, devleti ve hükümeti birbirinden ayırmıştır. Toplumun, şeairi muhafaza eden ve bid’alara direnme istidadına sahip olan bir “İslam toplumu” olmasından dolayı devlete yine “devlet-i İslamiye” demiştir.






Bediüzzaman bu dönemde hükümetlerin, şeaire, dindarlara ve kendisine yaptığı zulme direnmiş, bunu geçici bir durum olarak görmüş ve hataları CHP’ye maletmek gerektiğini ifade etmiştir. CHP’nin de ancak çok küçük bir kısmının bilerek din düşmanlığı yapan zındıka komitesi üyelerinden oluştuğunu teşhis etmiştir.






Bediüzzaman devletin dine karşı tutumunun olumlu yönde değişmesi için demokrasinin doğru bir araç olduğunu tesbit etmiş, müspet hareket kavramını öne çıkarmış, ihtilalci yöntemlerden uzak durmuştur. Asıl problemin toplumun içinde bulunduğu iman zaafı olduğunu teşhis etmiş, imanı takviye etmenin asıl önemli hizmet olduğunu ifade etmiş ve bu yolda çalışmıştır.






7. Bediüzzaman, laiklik nedeniyle, iman hizmeti ve dinî nasihat için devleti bir araç olarak kullanmanın zamanının geçtiğini tesbit etmiş, bu hizmeti, devletten ve hiyerarşiden bağımsız kalarak tebliğ, irşat ve nasihat edecek olan ve sivil ilişkilere dayanan cemaatlerin göreceğini bildirmiştir.






Devletten de; dinsizlere ilişmediği gibi dindarlara da ilişmemesini ve fakat halkın din ihtiyacı ve dinî hassasiyeti nedeniyle dindarların önünü açacak ve onları destekleyecek icraatlar yapmasını istemiştir.






8. Bediüzzaman çok partili siyasi hayata geçildiğinde de iktidardaki Demokrat Parti’yi din lehinde icraat yapmaya teşvik etmiş ve desteklemiştir. Din lehine bazı icraatları özellikle ısrarla teklif ve takip etmiştir. Ancak bu tür icraatların bir gereği ya da parçası olarak anayasanın da yeniden yazılmasını veya devletin İslam devleti olduğunun anayasaya dahil edilmesini istemiş değildir.






Bediüzzaman, iman takviye edilip ahlakî zaaf bitirilmedikçe, yani halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar hale gelmedikçe hukuk düzenine ve kanunlara ilişkin tartışmaların zamanının gelmemiş olacağını beyan etmiştir. Diğer deyişle Hazret-i Peygamber’in önce bireyi ihya ve sonra toplumu biçimlendirme ve ondan sonra da devleti inşa biçiminde basamaklandırdığı tedricilik kaidesine ve sünnetine de uymuştur. Bu kapsamda, bir alt yapı kurumu olarak gördüğü vicdanı imanla ve ahlakı da sünnet-i seniyye ile takviye etmeye yönelmiş; topluma ilişkin bir üstyapı kurumu olan devlet ve hukuku ıslah etmeyi sonraya bırakarak buna göre bir hizmet tarzı geliştirmiştir. Bu sebeple İslam devleti ya da dâr-ul İslam gibi kavramlara öncelik vermemiştir.






Bu makalede, bu tesbitler, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki delillerinin de yardımıyla ayrıntılı olarak açıklanmıştır.






2. Giriş






Bediüzzaman’ın “hükümet-devlet” ve “toplumun dini-devletin dini” kavramlarının somut uygulamalarına yönelik değerlendirmesi, üç hayat devresi itibariyle farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Bu üç hayat devresi aynı zamanda devletin üç farklı biçimine de karşılık gelmektedir.






Eski Said olarak da bilinen birinci devresinde Bediüzzaman, meşrutiyet dönemi, öncesi ve sonrasına ilişkin değerlendirmeler ortaya koymuştur. Zayıf ve eksik de olsa İslam dinini temel referans olarak alan bir devlet olarak Osmanlı Devleti’nin, meşrutiyetin ve hürriyetin nimetlerinden halkı ve İslam dünyasını yararlandırması ve ila-yı kelimetullah ve terakki için gayret göstermesi gerektiğini ifade etmiştir.






Bediüzzaman’ın Yeni Said olarak adlandırdığı ikinci hayat devresinde (1926-1950) devlet de değişmiş, dinî referansları anayasasından çıkararak laiklik ilkesini benimsemiş, ancak katı bir laiklik anlayışı içinde sekülerizm ideolojisini uygulamaya yönelmiştir. Devletin dine ve dindarlara baskı uyguladığı bu dönemde devletin dinî hizmetler karşısındaki olumsuz tavrına karşılık Bediüzzaman devlet rejimiyle ilgilenmemiş, şefkatli ikazla yetinen özgün bir muhalefet tarzını benimsemiş, siyaset dışı kalarak ve müspet hareket prensiplerine sadık kalarak devletten temel hak ve hürriyetleri talep etmekle yetinmiş, asıl ilgi alanı olan iman hizmeti ile meşgul olmuştur.






Üçüncü Said dönemine karşılık gelen Demokrat Parti iktidarı (1950-1960) döneminde ise Bedüzzaman, bir yandan müspet iman hizmetini sürdürürken, diğer taraftan da devletin dinî alandaki görevlerine ilişkin açıklamalar ve yönlendirmeler yapmıştır. Bu kapsamda, devletin, temel hak ve hürriyetleri teminat altına alması yanında, sekülerleştirme uygulamalarından vazgeçmesini ve toplumsal dinî motifler denilebilecek olan şeairi muhafazaya yönelmesini de teşvik etmiş, ancak dinî hukukun ihyası ve devletin dininin anayasaya yazılması gibi konularda herhangi bir teklifi olmamıştır (“Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyenin kanunlarını da ihata eden dinin geniş dairesinden bahsetmez. Belki asıl mevzuu ve hedefi; dinin en has ve en yüksek kısmı olan imanın erkân-ı azîmesinden bahseder”)1.






Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, hayatının ve devletin her üç döneminde de, anayasanın devletin dini hakkında nasıl bir tutum takındığı hususunu öncelikli bir mesele olarak görmemiş, bireylerin imanlarını kurtarıp korumalarını ve imanı hayata yansıtmalarını hedeflemiş, bunların bir ön şartı ve vasıtası olarak da şeairi muhafazayı ön plana almıştır. Devletin de, şeairi muhafazaya yönelik tedbirler almasını, dinî konuda daha aktif olmasını, dindarlar ve dinsizler arasında tarafsız kalmakla yetinmemesini ve asayişi koruma görevinin bir gereği olarak din lehinde icraatlar yapmasını ve bir de kaderin sevkiyle gelen tarihi-coğrafi konumunun bir gereği olarak ittihad-ı İslam’ı gerçekleştirmesini ısrarla tavsiye etmiştir.






Aşağıda, Bediüzzaman’ın bu yaklaşımlarının Risale-i Nur Külliyatından karşılıklarını, “makalenin ana fikri” başlığında yer alan sıraya uygun olarak ve bazı ilave bilgileri de vererek aktaracak ve yeri geldikçe görüşlerimizi açıklayacağız. (Risale-i Nur Külliyatına yapılan atıflarda metinler ve sayfa numaralarında Yeni Asya Neşriyat tarafından 1994’den sonra yayınlanmış olan baskılar nazara alınmıştır. Bu metinlere elektronik ortamda http://www.risaleinurenstitusu.org adresinden de ulaşılabilir. Bu sebeple aşağıda atıflarda sadece kitap adı ve sayfa numaraları verilecektir.)






3. Bazı Temel Kavramlar Hakkında Ön Bilgi






Bediüzzaman Risale-i Nur’da, devlet kavramını kullanmayı, muhtemelen soyut ve kapsayıcı bir kavram durumunda olduğundan, gerekmedikçe tercih etmemektedir. “Hükümet” kavramını, yerine göre, bazen “devlet” anlamında bazen de “kabine” veya “iktidar” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Isparta Hükümeti” derken, günlük dildeki “Hükümet konağı” kavramlaştırmasında olduğu gibi, Isparta’da tecelli eden devlet gücünü kastetmektedir. “Demokratların hükümeti” derken, Başbakan Menderes’in kurduğu kabineyi ve Demokrat Parti iktidarını kastetmektedir.






Bediüzzaman, kanun-u esasi kavramını, ikinci meşrutiyet döneminde yazdığı eserlerde, genellikle, bu gün bilinen anlamıyla teknik bir kavram olan “anayasa” anlamında kullanmaktadır. Tek parti döneminde ve özellikle Demokrat Parti iktidarında ise bu kavramı çoğunlukla “hukukun bir temel prensibi” anlamında kullanmaktadır. Mesela “Kur’an’ın bir kanun-u esasisi”; “Kur’an’daki temel hukuk prensiplerinden biri” demektir.






Bediüzzaman “İslâmî devlet” anlamına gelecek biçimde “devlet-i İslamî” kavramını kullanmamaktadır. Buna karşılık “devlet-i İslamiyye” kavramını sıklıkla kullanmaktadır. Bu kavrama bazen “Kur’an’ın tarif ettiği devlet” ya da “İslam’ı yayan devlet” anlamını yüklemektedir. Mesela “hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiye” cümlesinde bu anlamdadır. Yine bu kavrama, bazen, belli bir coğrafyada çoğunluk halde bulunan “Müslüman halkın devleti” anlamını yüklemektedir. Mesela “Endülüs devlet-i İslamiyesi” bu anlamdadır. Türkiye Cumhuriyeti için devlet-i İslamiye demesinin anlamı da budur.






Bediüzzaman ittihad-ı İslam kavramını da, bazen İslam devletlerinin ittihadı veya ittifakı anlamında, bazen de Müslümanların kardeşliği (uhuvvet-i İslamiye) anlamında kullanmaktadır.






4. Bediüzzaman’ın Devlet ve Hükümet Teorisi






a) İki hükümet: Hilkat hükümeti ve ben-î adem hükümeti






Bediüzzaman, “Allah’ın Hakîm isminin tecellisi” ya da “vahye istinat eden bilgi” anlamındaki “hikmet” ile devlet kuvveti anlamındaki “hükümet” arasında bir ilişki kurmaktadır: “… belki hikmetle iş görmek mânâsiyle hükûmet namı verilen …”2






Nitekim birinci dünya savaşı yıllarında yazmaya başladığı ilk Kur’an tefsirinin ilk sayfalarında hükümet kavramı ile ilgili ilginç bir benzetme yaparak dersine başlamaktadır: Buna göre devlet iktidarı da bir “hükümet”tir. Ancak kainatta tek hükümet devlet hükümeti değildir. İnsanların dünyadaki varlığından sonra ortaya çıkmış olan “devlet” ve “dünyevi iktidar” manasındaki hükümetten başka, bir de “yaradılışın hükmü ve anlamı-hikmeti” anlamında bir hükümet daha vardır: “Hilkat hükümeti”. (Özgün deyim ve yaklaşım, anlayabildiğimiz kadarıyla, münhasıran Bediüzzaman’a aittir).






“Evet benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti: ‘Şu garib ve acip mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?’ diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:3 …”






Bu metnin devamında kainat bir tarafta ve insanlık diğer tarafta olarak yaradılışın amacına dair soru cevap faslı açılmaktadır. Kainatta cereyan eden düzen ve kurallar (Allah’ın irade sıfatından gelen şeriat-ı fıtriye) bir hükümet olarak tarif edilmekte ve insanların iradelerinin de rol oynadığı sosyal düzen anlamındaki hükümetin (Allah’ın kelam sıfatından gelen şeriat) karşısına çıkarılmaktadır. Bu hükümet, Bediüzzaman’ın İşaratü’l İcaz’dan talebelerine verdiği derslerden kaleme alınmış olan diğer bir metinde, günümüzde bilinen hükümete oldukça benzeyen (zabıta gibi) kavramlarla tarif edilmektedir. Bu da göstermektedir ki tabiat için “hükümet” deyimi bilinçli ve özel bir tercihtir.






“Benî Âdem bir tek taife iken yüz binler taifelere karışmasında kâinat zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güya hilkat-i kâinat hükûmeti; o hükûmetin zabıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misafir kafileye gönderip ondan sual edip …”4






Devlet ve kanun kavramına Bediüzzaman’ın yüklediği felsefî anlama göre, insanların iktidarı ve hükümeti anlamındaki devlet, insanların varlığından bu yana -ilkel biçimde de olsa- vardır. Devlet de diğer tabii varlıklar gibi fıtridir. Devletsizlik ve hükümetsizlik aynı zamanda intizamsızlık ve düzensizlik demektir. (… intizâmsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu…5) Bu ise hikmete aykırıdır.






Ancak yine devlet de, devlet ile elde edilecek neticeler -mesela adalet- yönünden aynen diğer tabii sebepler gibi -mesela elma için ağacın sadece sebep olması gibi- sadece bir sebeptir. Neticeyi yaratan kuvvet de, aynen sebepleri yaratan gibi, ancak kudret-i ilahidir. Diğer deyişle devletle elde edilen hayırlı neticeler ve bilhassa kamu düzeni ve sulh, devlet ya da yöneticilerinin hesabına geçmez, onlar tarafından temellük edilemez. Neticeyi doğuran fiil kainatın Hâlıkına aittir. Aksi düşünce bir tür şirktir.






Bu derinlikli felsefî bakış açısı, devleti de doğru yerine oturtmaktadır:






“…Nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudûr eden ef’al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudûr eden ef’al arasında bir nizam ve bir intizamı îka’ eden İlahî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh şeriat ile devlet nizamı, makul ve itibarî emirlerden oldukları gibi; tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta câri olan âdetullahtan ibarettir.”6






Bilinen anlamıyla devlet ve hükümet de insan ve insanlık gibi gelişen bir varlıktır. Devletlerin değişmesi ve dönüşmesi de ancak zamana ve diğer şartlara bağlıdır:






“Yine âlemce malûmdur ki, devlet bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir. Ve keza yeni teşekkül eden bir devletin, bir milletin ruhuna kadar nüfuz eden eski bir devlete galebe etmesi yine tedricîdir, zamana mütevakkıftır.”7






b) Devlet kudretinin dayanağı (kalem ve kılıç)






Devlet ve iktidar, ya güce ya da ilm-i ezeliye yani vahye istinat ettirilerek kurulabilir.






Salt güce istinat eden devlet de istisnaen kısa bir zamanda kurulup tekamül ettirilebilir, ancak vicdana hitap edemez.






Asıl devlet, akıl, kalp ve vicdana da hükmeden devlettir ve böyle bir devlet ancak vahye istinat ile kurulabilir.






“Evet, kahr ve cebr ile zâhirî bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm, kısa bir zamanda ibka edilebilir. Fakat; bütün kalblere, fikirlere, ruhlara icra-yı tesir ederek, zâhiren ve bâtınen beğendirmek şartıyla vicdanlar üzerine hâkimiyetini muhafaza ve ibka etmek, -en büyük harika olmakla- ancak nübüvvetin hassalarından olabilir.






“… Evet tehdidlerle, korkularla, hilelerle efkâr-ı âmmeyi başka bir mecraya çevirtmek mümkün olur. Fakat tesiri cüz’îdir, sathîdir, muvakkat olur. Muhakeme-i akliyeyi az bir zamanda kapatabilir. Amma irşadıyla kalblerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyatın en incelerini heyecana getirmek, istidatların inkişafına yol açmak, ahlâk-ı âliyeyi tesis ve alçak huyları imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kaldırıp hakikatı teşhir etmek, hürriyet-i kelâma serbestî vermek, ancak şua-i hakikattan muktebes harikûlâde bir mu’cizedir.”8